Başyazı »

Yorum Yap |

Pekin’deki Yasak Şehir, tarih boyunca 24 Çin imparatorunun sarayı oldu. Fakat yüzyıllardır, Moğol imparatoru olan Kubilay Han’ın, 13. yüzyılda Pekin’deki sarayının yeri bir sır olarak kalmıştı. Yeni çalışmalar sırasında, Kubilay Han’ın kurduğu Yuan Hanedanlığı’nın sarayına ait …

Read the full story »
Kütüphane

E-kitap olarak sunulan kitapların tamamı tanıtım amaçlıdır. Telif hakkı olduğunu düşündüğünüz eserleri bize bildirebilirsiniz.

Kültür&Sanat

Tarihin başlangıcından günümüze kadar Türklerin dünya medeniyetine kazandırdıkları

Belgeseller

Kadim Türklerle ilgili pek çok bilinmeyene ışık tutan birbirinden güzel belgeseller

Arkeoloji

Yerli ve yabancı araştırmacıların gerçekleştirdikleri arkeoloji çalışmaları

Duyurular

Türk tarih araştırmalarında son gelişmeler, konferanslar, sempozyumlar

Anasayfa » Başyazı

Hunlarda Defin Merasimi

Özet

Asya Hunları döneminden itibaren Türklerde ölüler ekseriyetle gömülmekte idi. Ama bilhassa Çin kaynaklarının verdikleri bilgilere ve yapılan arkeolojik kazılara binaen, Hun, Türk ve Kırgızlar dönemlerinde ölü-yakma geleneklerine de sıklıkla rastlanmaktadır. Hun Devleti’nin yıkılmasından sonra bir kısım Hunlar da 350li yıllardan itibaren Maveraünnehir ve İran yaylasına doğru ilerlediler. Bu Hunlardan biri de Sasaniler’in müttefikleri olan Kionitler idi. Kionitler, 359 yılında Amida (Diyarbakır) önlerindeki kuşatmaya, hükümdarları Grumbates ve oğlu ile birlikte bir grup Hunlarla birlikte iştirak ettiler; bu, yazılı kaynakların belirttiklerine göre, Hunların bugünkü Türkiye topraklarındaki ilk görünüşleridir.

Grumbates ve Hunları hakkında bilgi veren kaynağımız Ammianus Marcellinus’un bu konuda yazdıkları şöyledir: “…gün ağarırken Kionitae kralı Grumbates, … faal bir muhafız grubuyla cesaretle surlara doğru ilerledi; fakat mahir bir gözcü, silahının atış mesafesi içerisine girer girmez onu yakaladı ve bir mancınığı boşaltarak Grumbates’in oğlunun hem göğüs zırhını ve hem de göğsünü parçaladı. … Akşam karanlığında, yığınla ölü ve kan deryası arasında güçlükle muhafaza edilen ceset, karanlığın himayesi altında sürüklenerek uzaklaştırıldı… Bu ölümle saray sarsıldı, ve bütün soylular, keza babası, hüzün verici felaketten afalladılar; bu sebeple de (savaşa) geçici bir ara verildi, devletli ve sevgili genç adam, kendi milletinin adeti üzere defnedildi. Buna göre, o, hazırlandı, adeti olduğu gibi silahları kuşatıldı, geniş ve yumuşak bir zemin üzerine yatırıldı, ölünün etrafına da ölmüş adamların heykelleri bulunan on yatak serildi …heykeller tıpkı mezardaki cesetler gibiydiler. Yedi günlük arada topluluklarla ve arkadaşlarla bütün erkekler, dans ederek ve bazı hüzün verici ağıtlar söyleyerek yediler, içtiler. Kadınlara gelince, acıyla göğüslerini döğerek ve kendi adetlerine göre gözyaşı dökerek, yüksek sesle, gençliğinin baharında milletlerinin kaybettiği ümidine ağladılar. …Ceset yakıldıktan ve küller toplanarak gümüş bir kaba konduktan sonra …”

Bu önemli hadise ile ilgili verilen malumat maalesef burada sona eriyor. Ancak verilen bilgiden, Hunlarda ölü yakma geleneğinin de mevcudiyeti anlaşılmaktadır.

I.Giriş

M.Ö. III.yy.daki Asya Hunları zamanından itibaren İslâmiyetin Türklerce kabulü dönemlerinde bile gayri Müslim Türklerde ölenlerin cesetleri, bugün olduğu gibi ekseriyetle gömülmekte idi. Türklerin ölüm sonrası uyguladıkları defin işlemleri, öldükten sonraki hayatla ilgili tasavvurları, Eski Türk toplumlarının tarih boyunca kabul etmiş oldukları dinlere olan bakışlarına da ışık tutmaktadır. Bilindiği üzere Eski Türkler, Çin’in kuzey bölgelerinden İran içlerine kadarki tarihî sızma süreçleri zarfında, Budizm, Budizm yoluyla Şamanist inançlar, Ahura-Mazda dini (Mazdaizm) ve Maniheizm’den çok etkilenmişlerdir. Tabiatiyle bu dinlere âid bazı tasavvurlar Türkleri etkilediği gibi, Türkerin kendilerine has eski gelenekleri, usul ve adetleri de yeni kabul ettikleri dinlerin akidelerine zaman zaman tesir etmiştir.

Maamafih, bilhassa Çin kaynaklarının verdikleri bilgilere ve yapılan arkeolojik kazılara, mezarlarda bulunan yakma belirtilerine binâen Eski Türklerde, Hun, Türk ve Kırgızlar dönemlerinde ölü-yakma geleneklerine de sıklıkla rastlanmaktadır. Tarihî kaynakların bu konuda verdikleri bilgiler birbirleriyle çelişiyor gözükse de, bilhassa arkeolojik bilgi ve bulgular Çin kaynaklarını kısmen teyid edecek mahiyettedir. Biz bu tebliğimizde, M.S. 359 yılında Amida (bugünkü Diyarbakır) önlerinde Sasani ordularının müttefiği olarak şehri kuşatan ve Romalılara karşı savaşan Kionitae / Hionit Hunları’nın defin merasimleri, bunun Hunlardaki ölüm sonrası uygulamaları, ve hassaten de ölünün yakılması hadisesini ele almağa çalışacağız.

M.S. III.yy.da Asya Hun Devleti’nin tamamen yıkılması ve Hunların soylu ve ağırlıklı tabakalarının Batıya doğru çekilmelerinden sonra bir kısım Hunlar da güney-batıya, Maveraünnehir ve İran yaylasına doğru ilerlediler. 350li yıllardan itibaren gerek Karadeniz kuzeyinde, gerekse Maveraünnehir ve İran yaylası bölgelerinde iki koldan bu gibi Hun kitlelerinin faaliyetlerinden çeşitli kaynaklar sözetmektedir. Bunlardan biri olan Kionitler de IV.yy.ın ortalarına doğru başta şimdiki İran’ın Horasan bölgesi olmak üzere kuzey-doğu bölgelerinde faaliyet gösteriyorlardı.1 Batıda Roma İmparatorluğu ile baş edebilmek için müttefiğe ihtiyacı olan Sasaniler, Doğudaki Kionitleri kendilerine bağladıktan sonra bunlardan aldıkları ücretli askerlerle bugünkü Anadolu topraklarına yöneldiler. İşte, 359 yılında Amida önlerindeki kuşatmaya da Kionitler, hükümdarları Grumbates ve oğlu ile birlikte bir grup Hunlarla birlikte iştirak etmişlerdir ki bu, yazılı kaynakların belirttiklerine gore, Hunların bugünkü Türkiye topraklarındaki ilk görünüşleridir. Ayrıca bunlar, Hunlar’ın Avrupa’da gözükmelerinden de 25 sene kadar önce Horasan topraklarında ortaya çıkmış oluyorlar.2

II. Kionitae’ler Hakkında

Sasani orduları saflarında Romalılara karşı mücadele etmekte olan Hionit/Kionitae’lerin bir Hun kavmi olduğu genel olarak kabul edilmekle beraber, bazıları onları muhtemelen İran menşeli bir kavim sayarlar3 ise de kaynaklarda zikredilen ve aşağıda bizim de teferruatıyla zikredeceğimiz defin âdetleri İranlılarınkinden tamamen farklıdır; zaten eski kaynaklar da onları İranlılar’ın düşmanı olarak kabul etmektedirler. W. Felix’in de dediği gibi, onların ölülerini yakmaları bile İranlıların düşmanlığını kazanmalarına tek başına yeterliydi;4 dolayısıyla Hun olmaları daha çok muhtemeldir.5 Ancak, bunların Hunların hangi grubuna mensup oldukları, daha doğrusu, Batı Türkistan’a ve oradan da İran’a kadar gelmiş olan Orta Asya Hunları mı, yoksa Kafkas Hunları mı oldukları tartışmalıdır ve bu konularda kaynaklarda da bir açıklama bulunmamaktadır; ilgili bilgilerimiz ise sadece araştırıcıların yorumlarından ibarettir. Genel olarak muasır kabul edebileceğimiz kaynakların bir mukayesesi, onların: Soğd kaynaklarında Hun, Ermeni kaynaklarında Xonk’, İran kaynaklarından: Avesta metinlerinde H’iiaona [Hyaona] ve Pehlevi metinlerinde Xyōn; Süryani metinlerinde Xyōnāyē, Latin kaynağımız Ammianus Marcellinus’da Grekçeden alınma olarak Chionitae, Hind kaynaklarında Hūna, Çin kaynaklarında ise Hsiung-nu olarak zikredildiklerini göstermektedir.6 R. Ghirshman, Hionit / Kionit’leri “Ak-Hun” (Huns Blancs)’larla bir saymaktadır.7 Onu örnek alan daha sonraki bazı araştırıcılar da, Kionitler’i, Kidaritler’i8 de içine alacak şekilde daha sonraki tarihlerde zikredilen Heftalitler ile birleştirmektedirler;9 ancak güvenilir sinologlar, bu fikre katılmıyorlar; çünkü Heftalitler ancak V.yy.ın başlarında Doğudan gelip bölgedeki eski Hun boylarına hakim olan yeni bir göçebe dalgasıdır. Bu yüzden, Heftalitler ile, genellikle önceki Hun boyları için kullanılan “Akhun”ları birbirinden ayırmak gerekir. Kionitler, belki bu önceki Hun boylarına mensup bir zümre idiler. Çok çok önceleri ortaya çıktıkları, daha M.S.IV.yy.ortalarında Soğdiana yoluyla bölgeye geldikleri ve Bactria bölgesinde gözükmeye başladıkları tahmin ediliyor.10 Gelenekleri de sonraki Heftalitlerden oldukça farklıdır, ki bunların içerisinde, bilhassa defin şekli bakımından farklılık bulunması da konumuz bakımından önemlidir. Çin kaynaklarından Wei-shu’nun bildirdiğine göre, Heftalitler’de zengin biri öldüğünde, ev yapmak için taşlar yığılıyor, fakir biri öldüğünde ise toprakta bir çukur açılıp oraya defnediliyordu;11 her lider, 20 kadar yoldaşı ile birlikte toprağa gömülüyordu;12 halbuki aşağıda Amida örneğinde görüleceği gibi, Kionitler’in, liderlerini yaktıkları ifade ediliyor.

359 yılındaki Amida şehri kuşatmasına bu Kionitler, hükümdarları Grumbates liderliğinde ve onun oğlu ile birlikte iştirak etmişlerdi. Savaşa kaç kişi ile katıldıkları bilinmediği gibi, Grumbates’in de, bütün Kionitler’in mi, yoksa kuşatmaya katılmış olan sadece bir bölümünün mü lideri olduğu anlaşılmamaktadır. O. G. von Wesendonk, onun Kafkas grubunun lideri olabileceği görüşündedir.13 Fakat, Sasani hükümdarı I. Şapur ve II. Şapur’un, İran’ın doğusundaki göçebe kavimlere karşı ne gibi faaliyetlerde bulundukları konusunda bilgilerimiz olmakla beraber, Kafkas bölgesinde herhangi bir icraat yaptıkları hakkında malumatımız yoktur. Bununla birlikte, II. Şapur’un, kuşatmaya, Kafkas sıradağları, Hazar Denizi güneyindeki, Orta Asya ve Afganistan’daki çok sayıda kavimlerden oluşan muazzam bir müttefikler ordusuyla katıldığı bilinmektedir.

Amida şehri, bugün olduğu gibi, o zaman da Hazar Denizi güneyinden Akdeniz’e kadar uzanan Doğu-Batı doğrultusundaki önemli anayolların kavşak noktasında olan ve Dicle üzerindeki subaşlarına hakim bulunan, ayrıca Anadolu’ya Doğudan girişi engelleyen son derece mühim bir askerî merkez idi. Daha önceki yıllarda küçük bir şehir olmakla beraber, Roma caesar’ı II. Constantius (337-361) zamanında yeniden inşa edilmek suretiyle İran’daki Parth / Arşak İmparatorluğu’na karşı tahkim edilmişti;14 Roma’nın “Parthica” isimli V. Alayı da şehir içerisine yerleştirilmiş, böylece bu kuvvetli şehir, Parthlar’ın Anadolu’ya girişine engel olduğu gibi, İran’ın güneye doğru olan topraklarını da tehdit etmekte idi.15 359 yılında Amida, Romalıların elinde idi.

Müttefik kuvetler içerisinde Kionit’lerin Sasani ordusundaki mevkileri hususunda bir fikir vermesi açısından, yegâne kaynağımız olan Ammianus Marcellinus’un verdiği bilgiler önemli olabilir. Ona göre, başlarında hükümdarları Grumbates olduğu halde Kionit’ler, Şapur’un ordusundaki en üstün göçebe grubu oluşturuyorlardı. Grumbates, parlak elbiseler giymiş olan Şapur’un sol tarafında bulunuyordu. Demek ki en soylu yeri o işgâl ediyordu.16

İşte, Sasani ordusu içerisinde en soylu yeri işgal ederek kendi cephesinden şehir kuşatmasına katılan Kionitae kralı Grumbates ve Hunları hakkında Ammianus Marcellinus’un yazdıkları:

“Ve böylece, gün ağarırken Kionitae kralı Grumbates, metbuuna [II. Şapur] cesur hizmetini sunmak arzusuyla faal bir muhafız grubuyla cesaretle surlara doğru ilerledi; fakat mahir bir gözcü, silahının atış mesafesi içerisine girdiğini görür görmez onu yakaladı ve bir mancınığı boşaltarak Grumbates’in oğlunun hem göğüs zırhını ve hem de göğsünü parçaladı. Genç adam, babasının yanında at biniyor ve boyu-posu ve yakışıklılığıyla hemen kendisini gösteriyordu. Onun vurulması üzerine bütün hemşehrileri kaçarak dağıldılarsa da cesedinin kaçırılabileceği gibi haklı bir korkuyla hemen geri döndüler ve sayısız kabile, canhıraş çığlıklarla silahlara asıldılar; onların boşalttıkları oklar her iki taraftan dolu gibi havada uçuşuyordu ve korkunç bir savaş başladı. Günün ta sonlarına kadar devam eden bir mukatele müsabakasından sonra, akşam karanlığında, yığınla ölü ve kan deryası arasında güçlükle muhafaza edilen ceset, karanlığın himayesi altında sürüklenerek uzaklaştırıldı (Ammianus, XIX, 1.7-9)… Bu ölümle saray sarsıldı, ve bütün soylular, keza babası, hüzün verici felâketten afalladılar; bu sebeple de (savaşa) geçici bir ara verildi, devletli ve sevgili genç adam, kendi milletinin âdeti üzere defnedildi. Buna göre, o, hazırlandı, âdeti olduğu gibi silahları kuşatıldı, geniş ve yumuşak bir zemin üzerine yatırıldı, ölünün etrafına da ölmüş adamların heykelleri bulunan on yatak serildi. Öylesine dikkatli hazırlandı ki heykeller tıpkı mezardaki cesetler gibiydiler.Yedi günlük arada topluluklarla ve arkadaşlarla bütün erkekler, dans ederek ve bazı hüzün verici ağıtlar söyleyerek yediler içtiler (genç prensin arkasından ağladılar). Kadınlar tarafına gelince, acıyla göğüslerini döğerek ve kendi âdetlerine göre gözyaşı dökerek, yüksek sesle, milletlerinin, gençliğinin baharında kaybettiği ümidine ağladılar (Ammianus, XIX, 1.10-11)17… Ceset yakıldıktan, küller toplandıktan ve gümüş bir kaba konduktan sonra, babası, bunların, toprağa verilmek üzere kendi ülkesine götürülmesi gerektiğine karar vermiş olduğu için yapılacak en iyi şeyin ne olduğunu tartıştılar; sonunda, şehri yakıp imha ederek ölen gencin ruhunu teskin etmeğe karar verildi, çünkü Grumbates, biricik oğlunun hayaleti, öcü alınmadan dolaşırken, daha ileri gitmelerine izin vermeyecekti…”

Eserin bundan sonraki kısmında, Kionitlerin, diğer müttefiklerle birlikte şehre saldırısı ve şehrin, düşüşünü takiben tahribi anlatılmaktadır (Ammianus, XIX, 2.1-3).18

Bu önemli hadise ile ilgili verilen malumat maalesef burada sona eriyor. Ancak verilen bilgiden, Hunlarda ölü yakma geleneğinin M.S. IV.yy.da Kionit örneğinde de mevcudiyeti anlaşılmaktadır. Ancak Hunlar’da ve Türkler’deki defin işlemlerinden biraz farklı olarak, Grumbates’in oğlunun defin işlemleri anayurtta değil, çok çok uzaklarda, yabancı topraklarda, hem de bir sefer esnasında vuku bulmuştur. Onun için, anayurtta yapılması gereken bazı teferruata müteallık işlerin ertelenmiş, hatta iptal edilmiş olması ihtimali de her zaman mümkündür.

Grumbates’in Kionit’leri acaba bundan sonra ne olmuştur? Bu konuda bilgi bulunmamaktadır. Ancak, Grumbates’inkine benzer, “kraliyet soyundan bir prens / hükümdar” ismine, tahminen 430 yıllarında Afganistan’daki Rōb bölgesinde Prof. N. Sims-Williams tarafından son zamanlarda keşfedilen ve Bactria diliyle yazılmış belgelerde Gurambad şeklinde rastlanmıştır. Bu iki kişinin akraba oldukları tahmin ediliyor.19 Eğer bu görüş doğruysa, demek ki Grumbates’in Kionit’lerinin torunları yaklaşık bir asır sonra hâlâ bölgede faal idiler.

IV. Cenaze Merasiminin Kısa Bir Analizi

Kionitler’deki bu “yad elde ölüm” örneğini ele alacak olursak, defin işleri başlıca şu 5 merhalede gerçekleşmiştir:

1. Ölünün hazırlanması, silahlarının kuşatılıp yumuşak bir zemine / yatağa yatırılması,

2. Cesedin etrafına ölmüş kişilerin tasvirleri / heykellerinin bulunduğu 10 adet yatak konması,

3. Kadın-erkek bütün akraba ve dostların dans edip, ağlayıp, ağıtlar söyleyerek yiyip içmeleri,

4. Cesedin yakılması,

5. Küllerinin toplanarak kendi ülkesinde toprağa verilmek üzere gümüş bir kaba konması ve,

6. Ölenlerin ardından onlarca-yüzlerce, hatta binlerce kişinin öbür dünyada “ölüyü takip etmesi” geleneğinin bir tür devamı olarak görülebilecek olan: Amida’nın zaptedilmesinden sonra şehirdeki çok sayıda insanın, ölen genç şehzadenin anısına öbür dünyaya gönderilmesi

V. Hunlarda ve Eski Türklerde

Başlıca Defnetme Şekilleri ve Yakma

Defin âdetleri, R.N. Frye’ın tabiriyle, her zaman “bir dinin indeksi” olmuştur20 ve her toplumun da en eski geleneklerini yansıtır. Eski Türklerde ve Hunlardaki defin merasimleri ve ölüm sonrası uygulamalara kısaca bakacak olursak, definler zaman içerisinde ve coğrafyadan coğrafyaya, kabileden kabileye, hatta ölen kişinin zengin, soylu veya fakir olduğuna göre de bazı önemli değişiklikler gösterebilmektedir. Bir kabilenin ölen kişiye yaptığı cenaze merasimi ve bu sıradaki uygulamalar, yazılı Çin ve Batı kaynaklarının da bu konularda sessiz kaldıkları durumlarda onların dinî, etnolojik, sosyolojik ve hatta coğrafî özellikleri, toplum içerisinde işgâl ettikleri mevkileri hakkında bize çok önemli ipuçları verebilmektedir.21 Bunları bilinen en eski dönemlerden itibaren başlıca üç grupta toplayabiliriz:

  • Toprağa gömme
  • ağaç üzerine asma ve
  • yakma.22

 

Bunlardan, genel olarak, gömme âdetlerinin Türklerde nisbeten daha sonraki dönem uygulamaları olduğu söylenebilir; ancak, dediğimiz gibi, bu durum zaman zaman ve boydan boya da farklılıklar arzetmektedir. Meselâ Asya Hunları’nda, arkeolojik verilere ve Çin kaynaklarının malumatına göre, toprağa gömme âdeti yanısıra cesedi yakmaya da rastlanır. Asya Hunları’nın en önemli mezarlarının bulunduğu Noin-Ula kurganlarında, birçok eşyaya tesadüf edilmekle beraber, maalesef cesetlere rastlanılmamıştır; bu sebepten bu Hunlar’da defin şeklinin tam olarak nasıl olduğunu arkeolojik olarak tesbit edemiyoruz.

Hionit’lere zaman ve mekân olarak en yakın ve kraliyet âilesinden birine yapılan cenaze merasimi hakkında bilgimiz olan Hun topluluğu, Avrupa Hunlarıdır.Bunların hükümdarı Attila’nın 453 yılındaki ölümü ve akabinde düzenlenen ve Slavca olarak “strava” adıyla anılan cenaze merasimi münasebetiyle Jordanes tarafından anlatılan bilgilerden, Avrupa Hunları’ndaki gelenek hakkında oldukça teferruatlı bilgilere sahibiz. Buna göre, cenaze merasimine katılan Hunlar, âdetleri üzere, saçlarından bir kısmını kesmiş ve yüzlerini derin yaralar bırakacak şekilde bıçaklarla korkunç bir biçimde çizmişlerdi; öyle ki cesur savaşçı [Attila] için, sadece erkek ve kadınların ağlamaları ve göz yaşlarıyla değil, insanların kanlarıyla da yas tutuluyor, kadınlar tarafından ağıtlar yakılıyor, gözlerden akan yaşlarla yanaklardan akan kanlar birbirine karışıyordu.23 Attila’ya yapılan ağlama merasimi ile Grumbates’in oğlu için yapılan uygulama birbirine çok benzer.

Asya Hunları’ndan sonraki dönemlerde Türklerde M.S. VI.yy.dan önce, ölenler, atları ve kıymetli eşyaları ile birlikte yakılır ve külleri bir kaba konarak saklanır,24 mevsime göre İlkbahar veya Sonbaharda25 daha sonra bir yere / mezara gömülür, “kül mezarı” diyebileceğimiz bu yerin üzerine ise bir tapınak veya âbide dikilerek üzerine ölenin kendisine veya hayatta iken yaptığı savaşlara dair tasvirler yapılır, ağıtlar yazılırdı.26 Mezarlardaki arkeolojik analizler, VI.yy.dan sonraki dönemlerde Türklerde toprağa gömme şeklinin en yaygın gelenek olduğunu göstermektedir.27 Gerek Çin ve Arap kaynakları, gerekse bulunan mezarların incelenmesi, Türklerde cesedin yakılması usulünü en çok uygulayanların, Türklerin en eski boylarından olan Kırgızlar; ilk başladığı ve yayıldığı, en çok tatbik edildiği bölgelerin ise “ilk Türklüğün meydana çıktığı bir yer ve ayrıca Kırgız’ların yurdu” olan Yenisey / Kem ırmağı vadileri ile Kuzey Altaylar bölgeleri olduğunu göstermektedir.28 Hatta B. Ögel, “Orta Asya’da ölüleri yakma âdeti yalnızca Kırgızlar’da vardı”29 yorumunu yapmaktadır. Antropolojik olarak da tam bir homojenlik arzetmeyen o dönemki Kırgızlar’da bu gelenek şu şekilde idi: Bir kişi öldüğü zaman, onun ölümünden dolayı matem alameti olarak yüzleri kesme, yırtma gibi âdetler yoktur; ölen kişilerin etrafında toplanılarak ağlanır, sonra ceset yakılır; bir yıl sonra kemikleri toplanarak üzerinden atlanır ve bir mezar yapılarak oraya defnedilir, ağlamalar da böylece son bulurdu.30 Nitekim Yenisey ırmağı kollarından Abakan bozkırlarındaki bazı Kırgız kurganlarında yanık izlerine de rastlanılmakta idi.31 Ögel’in yorumuna göre, Kırgızların ülkesi, gerek Batıdan İran ve Mazdaizm tesirine, gerekse çok önceki tarihlerden beri Çin kültürü etkisine açık idi. Daha sonraları bölgede Çin kolonileri bile gözükmeye başlamıştı. Ancak, bu kadar kısa zamanda Çin tesirlerinin, “ölü yakma” gibi, bir milletin âdetlerinde ve manevî inançlarında derin izler bırakacak kadar tesirli olduğunu düşünmek de son derece zordur.32 Kırgızlar’da görülen ölenleri yakma ve ölülere maske yapma gelenekleri eskiden Çin’de de mevcuddu ve bu bölgeler de çok eski dönemden beri Çin tesirlerine açık bulunuyordu; ayrıca Yenisey ve Kırgız bölgelerinde bu dönemde artık Çin kolonileri de görülmeğe başlamıştı.33 Kırgızlar, ateşin temizleyici özelliğine inanıyorlar; ölülerini yakmak suretiyle, ölen kişilerin kirlerinden ve işlemiş oldukları günahlarından arındıklara inanıyorlardı.34

Öyle anlaşılıyor ki, Türklerde cesedi yakma gelenekleri erken dönemlerden itibaren daha çok Hunlarla ilgili gözükmektedir. Altaylarda ve Orhun bölgelerinde otururken bu geleneği uygulayan Asya Hunları, bundan sonra gittikleri her yere de bunu götürmüşlerdi. Çünkü Hunların, yalnızca Çin ile değil, aynı zamanda Doğudaki ve Batıdaki birçok komşu kavim ve devletle de doğrudan münasebetleri vardı.35 L.N. Gumilev, eski “toprağa gömme” âdetinin terkedilip, M.Ö.II-M.S.IV.yy.lar arasındaki “Taştık Kültürü”nün bir özelliği olan bu “ölü yakma” geleneğine geçilmesini dinî tasavvurların intikal etmesi olarak yorumlamaktadır.36 M.S. III-IV.yy.dan itibaren Orta Asya’dan gelen boyların ve Hunların Güney Rusya ve Karadeniz kuzeyine ve Orta Avrupa’ya geçmesiyle beraber, Macaristan sahasına geldikten sonra da buralarda “ölü yakma” âdeti başlamıştı. İran tesiriyle bu âdetin görüldüğü Alanlar’da bile Orta Asya boylarının köklü kültürel tesirleri vardı.37 Aynı şekilde, İran’ın doğusuna ve Orta Doğu’ya doğru ilerleyen Hunlar’ın da Kionit kralının oğluna yapılan merasimde olduğu gibi bu “ölü yakma”yı devam ettirdikleri görülebilir: Eski Türklerde ve özellikle Amida’daki örnekte olduğu gibi Hun’larda ölen kişinin cesedinin yakılması ve sonrasındaki uygulamalar; Kionit kralı Grumbates’in oğlu için verilen teferruatlı bilgiler, gerek Avrupa Hunları, gerekse Orta Asya’dan Asya Hunları hakkında elde edilen arkeolojik buluntulara da büyük ölçüde tevâfuk etmektedir. Avrupa Hunları’na âid arkeolojik buluntulardan başka, Kuzey Kazakistan sahasında Omsk bölgesine yakın Jelezinka köyü yakınında Neolitik dönem kabilelerine âid az sayıda buluntular,38 Tacikistan sahasında Bişkent vadisinde Bronz çağına âid erken dönem Tulhar kurganlarında39 ve Tanrı Dağları bölgesi kabilelerine âid M.Ö. II.bin Bronz çağı döneminden kalma kurganlardaki buluntular,40 Fergana bölgesinde M.Ö.X.-VIII.yy.lara ve erken göçebelere âid Tagisken kültürü buluntuları,41 Pakistan’da Gandhara bölgesinde M.Ö.II.binden I.bin ortalarına kadar uzanan dönemlere ve yine Bronz çağına âid mezarlarda rastlanan: ölenin kemiklerinin yakılması ve küllerinin muhtelif türden kavanozlara konması geleneğini gösteren buluntular,42 Orta Asya’nın doğu kısımlarında ve Çin’in Kansu bölgesinde yine Bronz Çağına ve bölgedeki koyun besleyen bir kavime, muhtemelen Ch’iang’lara âid Siwa kültürü buluntuları43 ve Kara-şahr ile ilgili olarak Çin kaynağı Chou-shu’nun verdiği tarihî bilgiler, Hunlarda ve hem-civar kültürlerde en eski dönemlerde bile cesedi yakma örneklerine işaret etmektedir.44 Maamafih, bu geleneğin Hunlarda ve Türklerde “ölü gömme” kadar fazla yaygın olmaması, Ögel’e, “ölü yakma”nın daha çok “yalnızca devleti kuran ve idare eden soylu (Hun ve Türk) hanedanlarında” görüldüğü45 izlenimini veriyor.

VI. Mazdaizm (Ahura-Mazda Dini) ve İran Tesirleri Hakkında

A. Antik Çağda Ölü Yakma ve “Andronovo Kültürü”

Türklerde cesetleri yakma, kalıntılarının ve küllerinin bir kaba konması geleneğinde genellikle İran ve Ahura-Mazda dini tesirleri üzerinde durulmaktadır; ancak bu tesirlerin ne derecede olduğu konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. İran coğrafyasında, ölen kişilerin cesetlerinin yakıldığı bilinmiyorsa da Asya Hunları’nda ve Türklerde ölenlerin cesetlerini yakma uygulamaları hakkında Volga boylarından Kazakistan bozkırları, Tanrı Dağları ve Yenisey bölgesine kadar olan saha ile ilgili daha çok arkeolojik bilgiler vardır. Bu tesirlerin, Ahura-Mazda dini ve bunun bir mezhebi etkisiyle önce Maveraünnehir bölgesindeki Soğdlar ve onların Orta Asya’daki muhtelif kolonileri, daha sonra ise belki onlardan etkilenmek suretiyle daha doğudaki Hunlar’a geçtiği düşünülüyor. Antikçağda “ölü yakma” âdeti, eski Grekler, Vikingler, Hindliler gibi Hind-Avrupalı kavimlerin yanısıra daha çok “Andronovo Kültürü”46 (M.Ö.II.bin başları-1200) mensubu insanlarda görülmektedir. Andronovo insanları cesetlerini yakıyorlardı.

B. İranî “Atlı” Kavimlerde “Ölü Yakma” ve Orta-Asya’ya Sızmaları

Eski İran kavimleri de, bilhassa Doğudaki Orta Asyalı “Türk” boylarıyla içiçe girdikten sonra tamamen “atlı” idiler; bunlar arasındaki sınırları tesbit etmek bu bakımdan son derecede zordur, ancak, Batıda “atlı” İranlılar, Doğuda ise “atlı” Türkler bulunuyordu.47 Daha M.Ö. II.binin ilk çeyreğinden itibaren “Andronovo Kültürü” ile birlikte Altaylar’dan Batı Türkistan’a doğru yayılan, İranî kavimlerle ve Batı bölgesindeki muhtelif kültürlerle ilişki içerisine giren Orta Asyalı boylar, M.S.ki dönemlerde de bu münasebetlerini artırarak devam ettirmişlerdir ki bunda Maveraünnehir bölgesindeki “Irano-Soğd” kavimlerinin rolleri bilhassa büyük olmuştur.48 Tarihî çağlardan beri Altaylara, ve Doğu Türkistan bölgesine daha çok Tanrı Dağları ve Pamirler vasıtasıyla İranî “atlı” kavimler sızıyorlardı ve bu tesirler, güneyden gelen Çin etkisinden daha önce ve daha yoğun idi. Altaylardaki Hun kurganlarında bile görülen İran kumaşları ve İranî motifler, bunun delilleridir.49 İşte, kendileri de Andronovo Kültürü mensubu olan bu İranlılar, bir yoruma göre, muhtemelen güneye göçtükten sonra “ölü yakma” âdetini bırakarak yerine, daha sonra bahsedeceğimiz üzere, cesetleri dışarıya bırakma geleneğini uygulamışlardır. Zira Ahura-Mazda dinine salik olanlar, ölü yakma geleneğini nefretle kınıyorlardı.

Erken dönemde cesetlerin etlerden temizlenmesi ve kemiklerinin bir kaba konması âdeti bu İranî kavimlerde sıklıkla görülür. Bu konuda B. Ögel şöyle diyor: “…bir insan ölünce, ölünün etleri kemiklerinden sıyrılır ve kemikler ayrı bir kaba konarak gömülürdü. İlim dilinde bu kaba ossuarium denir. Türk hakanlarının Horasan ve Batı Türkistan’a tayin edilen Göktürk şadları ve yabgularının Zerdüşt [Ahura-Mazda] dinini kabul ederek bu an’aneleri bizzat kendilerinde de tatbik etmiş olmaları çok muhtemeldi.”50 Ancak, dediğimiz gibi, bunların ne derecede İran tesiriyle yapıldığı açık değildir; o halde eski İran’da ve Mazdaizm’den önce ve sonraki dönemlerde ölülere yapılan uygulamalar konusuna kaynakların verdiği bilgiler ölçüsünde biraz bakalım:

C. İran’da ve Mazdaizm’de Defin Şekilleri

Mazdeizm’in kabulünden önceki dönemlerde İran’da cesetlerin gömüldüğü söylenebilir; çünkü ölenler, bir tür mezar diyebileceğimiz “dakhma”lara konduğuna göre demek ki gömme usulü uygulanıyordu. Ancak Mazdaizm’in kabulünden sonra bu âdet peyderpey yasaklanmış, yerine cesetlerin açık havada teşhiri ve etobur hayvanlara “takdimi” geleneği yerleşmiştir. Ancak Mazdaizm metinlerinde bile, bu yeni defin türüne açıkça karşı çıkan ve hâlâ eski gömme geleneğini devam ettiren önemli sayıda bir grubun bulunduğu anlaşılmaktadır.51

Ahemenid / Pers İmparatorluğu döneminde Mazdaizm’in durumu ve ilgili uygulamalar hakkında sağlıklı bilgiler yoktur; Mazdaizm’in M.Ö. I.binde yaşamış Zaratuştra (Zerdüşt)’ya atfedilen karakteristik hususiyetleri, daha çok M.S. III.yy.dan itibaren Sasaniler döneminde sistemleştirilen standartlara göredir. Eski Persler’in uygulamaları konusunda sadece Ctesias ve Herodotos vasıtasıyla bilgi alınabiliyor. Ctesias, Herodotos’a dayanarak, Persler’in ölülerini yakmadıklarını söylüyorsa da bu hususta kendisinin ne söylediği bize malum değildir. Ancak Herodotos’a göre, kurban törenleri ateşsiz yapılıyordu. Ahura-Mazda’ya inanan eski İranlılar, hava, toprak, ateş ve suya özel bir önem verdikleri ve ateşi de en mukaddes unsure saydıkları için, onlarda ne toprağa gömme, ne suya atma, ne de yakma örneklerine rastlanır. Yakma da eski bir defin uygulaması olmasına rağmen, dediğimiz gibi, kutsal ateşin cesetle kirletilmesinden çekinilerek bu gelenek Mazdaizm’de yasaklanmıştır. Hatta “ortodoks” Mazdaistler, ölü gömmeyi, büyük günahlardan sayarak cezalandırılması gereken bir davranış olarak görüyor ve bunu yapanlardan tiksiniyorlardı.52 Ölenlerin cesetleri, eski ve çağdaş Mazdaistlerin anlayışına göre, toprağı kirletir diye gömülmemekte; suyu kirletir diye suya atılmamakta, ateşte yakıldığında ise ateş kirleneceği için yakılmıyordu.53 Herodotos’a göre (I.140), magi (din adamları) tarafından uygulanan “ölenlerin cesetlerini dışarıya bırakma” âdeti54 İran’da tedricen uygulanmaya başlamıştır; muhtemelen, kraliyet âilesinden olan veya asil kişilerin cesetleri ise, Önasya’daki eski bir geleneğe uyularak toprağa gömmeden önce balmumu ile sıvanıyor, ondan sonra gömülüyordu.55 Başta magi’lerin cesetleri olmak üzere, ölenlerin cesetleri, köpek ve kuşların parçalamaları veya diğer tabiî şartlarda yok olmaları için56 “Sükunet Kuleleri” diyebileceğimiz özel dakhma’larda57 açıkta bırakılıyordu.58 Bir şekilde etlerinden sıyrılan kemikler bilâhare ya ossuarium (Farsça astōdān)59 denilen özel kaplara konuyor veya gömülüyordu. Ahemenid İmparatorluğu döneminde bu şekilde cesetleri dışarıya bırakma ve kemiklerinin kaplara konması geleneğinin aslında Doğu İran ve Orta Asya’ya özgü olduğu ve peyderpey Batı İran’a, hatta Anadolu’ya kadar yayıldığı da ileri sürülmektedir. Ahemenid krallarının ve sülâleye mensup kişilerin cesetleri ise İran’da Nakş-ı Rüstem ve Persepolis’de kayalar içerisine oyulmuş mezarlara konmuş ve ağızları da taş kapaklarla kapatılmıştır. Öyle anlaşılıyor ki burada, eski gömme geleneği ile Mazdaist gelenek uzlaştırılmıştır.60 Sasaniler döneminde de defin şekilleri, önceden olduğu gibi, cesetlerin dışarıya bırakılması ve ondan sonra kemiklerinin taş veya seramik kaplara konması şeklinde oluyordu;61 bu açık teşhir etme yerleri de muhtemelen kapalı değildi; ancak İslâmî dönemde bunların etrafı şimdi Müslüman kabristanlarında olduğu gibi çevrilmiştir.62 Cesetlerin açık yerlerde bırakılmasının XVII.yy.da bile Hindistan’daki Pars’larda câri olduğunu bölgeyi ziyaret eden seyyahlar anlatmaktadırlar. Günümüzde ise “ortodoks” Mazdaistler, cesetleri gömmekte olup, Hind kıtası dışındaki Mazdaistlerde ölenlerin cesetlerinin teşhiri diye bir husus mümkün değildir.63

D. İran Tesirindeki Komşu Bölgelerde Defin Şekilleri

Mazdaizm’in tesiriyle, ölenlerin cesetlerinin etlerinden ayıklanması ve daha sonra bunların kemiklerinin parçalara ayrılarak özel kaplara (ossuarium) konması âdetleri, İran kültürüne ve Mazdaist tesirlere çok yakın bulunan Margiana (Merv),64 Kuzey Bactria (Maveraünnehir’in Amu-Derya kuzeyinde kalan güney kısmı),65 Havârizm,66 Soğdiana (Maveraünnehir)67 gibi bölgelerde arkeolojik olarak da tesbit edilmiştir. Fakat, Mazdaizm’in kabulü veya tesirlerine rağmen bilhassa İran’ın doğusundaki Soğdiana ve Bactria gibi göçebe bölgelerinde M.Ö.ki dönemlerden beri gömme âdeti uygulanmakta idi.68 Zaten, Soğdiana güneyindeki Bactria – Toharistan bölgesinde, ayrıca İran’da Kopet Dağı ve Hazar Denizi’ne komşu bölgelerde ve Fergana’da, ölenlerin kemiklerinin ossuariumlara konması usulüne de rastlanmamaktadır.69

VII. Ölen Kişiye Öbür Dünya Yolculuğunda“Eşlik Edenler” / İnsan KurbanıÖlen saygıdeğer kişilerin ardından onlarca, hatta bazan yüzlerce kişinin kurban edilmesi geleneği de Asya’da oldukça eski bir âdet idi; bu, M.Ö. II.binde Shang Sülâlesi döneminden itibaren Çin’deki Zhou Hanedanı’nın son zamanlarında, Çin’i ilk defa birleştiren Ch’in İmparatorluğu zamanında bile uygulanmış, ancak Asya Hunları devrinde Han Sülâlesi (M.Ö. 206-M.S. 220) zamanından itibaren yasaklanmıştır.70 Hunlar’da ve Türkler’de bu tür uygulamaların zaman zaman ve daha çok hanedan mensupları için olmak üzere yapıldığı hakkında birkaç örnek de mevcuddur. Zannımızca, Amida kuşatmasında Grumbates’in oğlunun cesedinin yakılması ve küllerinin toplanmasını müteakip şehrin alındıktan sonra içindekilerin öldürülmesi de böyle bir geleneğin bir tür yansıması idi.

Sonuç olarak, “ölü yakma” geleneği, Orta Asya’da çok eski dönemlerden beri uygulanmakta olan, oradan Asya Hunları’na, Avrupa Hunları’na ve nihayet Türkler ve Kırgızlar’a da geçen, Asya’da görüldüğü yerler itibariyle, İran’dan gelen Mazdaizm (Ahura-Mazda dini) tesirlerinden ziyade, M.Ö.II.bindeki “Andronovo Kültürü” ve Hunlar dönemine tekâbül eden “Taştık Kültürü”nün de ortak bir özelliği gibi gözüküyor. Batı Türkistan, Havârizm, Soğd bölgesi ve Kuşanlar konusunda yapılan araştırmalar, Helenistik dönemde bazı Havârizm ve Soğd yerleşim yerlerinde ve bir de bazı Kuşan devrine ait yerlerde ölü yakmanın “Budizm ile irtibatlandırılarak” uygulandığı görülmektedir.71 Bunu İran’daki Mazdaizm’in bir tesiri olarak görmek ise tarihî ve arkeolojik bilgilerle uyuşmamaktadır; çünkü bu dinde cesetlerin yakılması nefret uyandıran bir uygulamaydı. 359 yılında Amida (Diyarbakır) önlerinde Romalılar’a karşı Sasani saflarında çarpışan Kionit Hunları da ölüleri yakan bu tür göçebe kültüre mensup ve aslen Hun menşeli boylardan biri idi; bu özelliklerini, hükümdarlarının oğlunun cenaze merasiminde, Hunlar’dan Türkler’e kadar pek çok Türk boyunda uygulanan bir geleneği aynen uygulamak suretiyle göstermişlerdir.

* Bu makale, Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları ve Uygulama Merkezi tarafından 25-26 Kasım 2004 tarihinde düzenlenen Uluslararası Türk Kültüründe Ölüm Sempozyumu’na sunulan bildirinin yeniden gözden geçirilerek genişletilmiş şeklidir.

359 AMIDA KUŞATMASINDAKİ ÖRNEĞE GÖRE HUNLARDA DEFİN MERASİMİ

Atatürk Üniversitesi SosyalBilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 8, Sayı 6, 2006

Mehmet TEZCAN

1 Kionitler, II. Şapur döneminde bunların Sasanilerle münâsebetleri ve 359 Amida kuşatmasındaki rolleri hakkında bk. Tezcan 2004: 103-115.2 Bivar, EI III 303b
3 Felix 1991: 485.
4 Felix 1991: 486.
5 Menşe teorileri ve başlıca görüşler hakkında meselâ bk. Felix 1991: 486.
6 Bk. Trever 1954: 134
7 Ghirshman 1948: 77.
8 Kidaritler, Bactria ve Kuzey-batı Hindistan’da göçebe boylarının ilk istilâcı dalgasını oluşturuyorlardı; bunlar da Chionitae’lerle birleştirilmektedir. Meselâ E.V. Zeymal, Chionitler ile Kidaritler’i aynı kabul etmektedir. Bk. Zeimal 1996: 120; Grenet 2002: 206 (Bu makaleyi bana gönderme lütfunda bulunan Prof. Fr. Grenet’ye çok müteşekkirim).
9 Çünkü Ghirshman, Heftalit paraları üzerindeki bir ifadeyi yanlış olarak AKVNA ŞAHO HIONO (yani: “Hionitler’in hükümdarı Akûn’un (parası)”) şeklinde okumuştu. Bk. Ghirshman 1948: 13 ve fig.9; Ambartsumyan 2002: 62 (Bu makaleyi bana temin eden yazara ve yayınlandığı Dergi’nin sekreteri Prof. V. P. Nikonorov’a çok teşekkür ederim).
10 Ambartsumyan 2002: 62.
11 Bk. Grenet 2002: 210.
12 Bivar, EI III 303b.
13 Wesendonk 1933: 342.
14 Dodgeon-Lieu 1991: 154.
15 Sellwood: 938.
16 Akbulut 2002: 832; Christensen 1936: 236.
17 Rolfe 1963: I / 473-475; Christensen 1936: 240.
18 Amida kuşatması ve sonrasındaki hadiseler hakkında genel bir bilgi için meselâ bk. Dodgeon-Lieu 1991: 213.
19 Bk. Grenet 2002: 206, dn.3.
20 Frye 1984: 123
21 Erken dönemlerden itibaren Türk Kağanlıkları (552-745) dönemindeki uygulamalar ve bunların gerek Çin kaynaklarına, gerekse arkeolojik buluntulara göre yorumları hakkında mesela bk. Lo Muzio 2002: 123-127.
22 Bu hususlarda genel bir değerlendirme hakkında bk. Karamürsel 2002: 76-79.
23 Teferruat için bk. Maenchen-Helfen 1973: 274-276.
24V.V. Radlov, Kırgız bozkırlarında ve Altaylarda içlerinde ölenlerin külleri bulunan bu tür kaplara hiç rastlamadığını ve böyle bir şey de duymadığını söylemektedir.
25 Çin kaynaklarının bilgilerine göre, İlkbahar veya Yazın ölenlerin nihaî defin işlemleri Sonbaharda, Sonbahar veya belki Kışın ölenlerinki ise İlkbaharda icra ediliyordu. Bu işlemlerden anlaşılıyor ki ölen için, biri ilk öldüğü zaman, biri de nihaî defin işlemleri esnasında olmak üzere iki kere merasim düzenleniyordu.
26 Kocasavaş 2002: 68.
27 Lo Muzio 2002: 125.
28 Ögel 1971: 360.
29 Ögel 1984: 98.
30 Ögel 1984: 88, 209.
31 Bk. Ögel 1984: 215.
32 Ögel 1971: 360.
33 Bu konunun tartışması hakkında bk. Ögel 1984: 87-88.
34 Kocasavaş 2002: 68.
35 Ishjamts, 1994: 160.
36 Gumilev 1993: 144-145.
37 Ögel 1971: 360-362.
38 Derevyanko-Dorj 1992: 187.
39 Litvinsky-P’yankova 1992: 386.
40 Masson 1992: 350-351.
41 Askarov 1992: 444
42 Dani 1992: 404-410.
43 Zhimin 1992: 327-328. Çin’de Ch’in Hanedanından önce Ch’iang kabilelerinde bu şekilde ölülerin yakılması âdetinin bulunduğunu Çin kaynakları da zikretmektedir. Bu konuda meselâ bk. Yong – Binghua 1994: 210-211.
44 Bu konuda bk. Bivar, EI III 3003b.
45 Ögel 1971: 361-362.
46 L.N. Gumilev, “Andronovo Kültürü”nü, ziraatçi ve yerleşik-hayvancı bir kültür olarak görmekte ve Doğu ile değil, Güney Sibirya’nın Batı yarısını, Kazakistan’ı ve Urallar’a kadar olan bölgeyi içine aldığı için daha çok Batı ile alâkalı saymaktadır. Bk. Gumilev 1993: 20-21.
47 Ögel 1971: 353.
48 Orta Asya’nın batı kısmında, M.Ö. IV.yy.da Makedonyalı Aleksandros devrindeki Grek fethinden İslâmî döneme kadar görülen defin uygulamaları hakkında genel bilgi için bk. F. Grenet, Les pratiques funéraires dans l’Asie centrale sédentaire de la conquêtre grecque à l’islamisation, Paris, CNRS, 1984.
49 Bu konularda daha teferruatlı bilgi için bk. Ögel 1971: 352-366.
50 Ögel 1984: 190-191.
51 Grenet, EnIr: 559.
52 Russell, EnIr: 561
53 Mazdaistlerdeki ve Soğdlar’daki eski ve muasır uygulamalar hakkında, şahsî mektuplaşmalar sırasında kıymetli bilgiler ve yeni literatür veren meslektaşım ve Soğd araştırıcısı Dr. Matteo Compareti’ye bu münasebetle teşekkür etmek isterim.
54 Herodotos’un gerek magi’ler, gerekse diğer Persler’in ölüleri için verdiği defin bilgileri hakkında bk. Herodotos 1991: 61.
55 Frye 1984: 123.
56 Boyce 1979: 91 (M.S. I.yy.da Pompeios Trogus’un Parthlar hakkındaki kaydı); Cook 1983: 154; Koşelenko 1985: 266.
57 M. Boyce, dakhma sözünün aslında “mezar” demek olduğunu ve “dafma”dan bozulduğunu söylemektedir. Bk. Boyce 1979: 13-14. Dakhma, navs ve astōdān terimleri ve muhtelif uygulamalar hakkında bk. Grenet 1984: 35-36, 227-231, 243; Boucharlat 1991: 73-75. Mazdaist İranlılarda kule şeklinde dakhma örneklerinin de olduğu ve bu konudaki en erken yazılı kaydın X.yy.a aidiyeti hakkında bk. Grenet 1984: 243.
58 Russell, EnIr: 561; http://classroom.cherryhillseminary.org/content/world/worldnine.doc
59 Ossuarium ve diğer ilgili terimler hakkında bk. Grenet 1984: 43.
60 Bk. Frye 1984: 123; Russell, EnIr: 561.
61 Sasani döneminde meselâ İran’ın güneyindeki defin uygulamaları hakkında bk. Boucharlat 1991: 71-76.
62 Russell, EnIr: 561-562; Wiesehöfer 2003: 286.
63 Russell, EnIr: 562.ress>
64 Koşelenko 1985: 239.
65 Koşelenko 1985: 265-266.
66 Havârizm’deki uygulamalardan bilhassa dakhma adeti için bk. Grenet 1984: 123. Cesetlerin açık havaya bırakılması ve etlerinden temizlendikten sonra kemiklerinin kemik-mahfazalara veya hususî kaplara konması usulü M.Ö. V-IV.yy.dan beri Havârizm’de sıklıkla ve bölgeye has bir şekilde uygulanmakta idi; son derece karmaşık bir tarihi olan Havârizm’deki bu uygulamada, cesetlerin yakılması âdeti ile yüksek yerlere bırakma usulü birbirine karışmış halde idi. Öyle anlaşılıyor ki burada Mazdaizm’in Havârizm versiyonu kendisini göstermektedir. Kemiklerin muhafaza edildiği şimdiye kadar 40 civarında yer tesbit edilmiştir. M.Ö.IV. – M.S.IV.yy.lar arasındaki ossuarium’lar ve muhtelif uygulamalar hakkında bk. Koşelenko 1985: 331-333; Grenet, EnIr: 560.
67 Koşelenko 1985: 288-289; Pavchinskaia 1996: 209-225; Pugachenkova 1996: 228-240. Soğdlar’da dahi çoğu Mazdaistlerin yaptığı gibi, ölenlerin cesetleri dışarıda teşhir ediliyor, etleri köpekler ve kuşlar tarafından tamamen yendikten sonra kemikleri toplanarak daha önce bahsettiğimiz astōdān denilen dörtköşe veya oval hususî seramik mahfazalara konuyordu (bulunan bazı Soğd ossuarium örnekleri hakkında bk. Pavchinskaia 1996:212-216, 222-223; Pugachenkova 1996: 230-241). Soğd bölgesinde, ölenlerin kemiklerinin defnedildiği yerler ve tarihlemeleri konusunda yapılan çalışmalar, bunların genellikle Semerkand, Buhara ve Kaşka-derya mıntıkalarında toplandığını ve M.S.IV.yy. sonlarından VII.yy.ın ilk yarısına kadar uzandığını göstermektedir. Bk. Pavchinskaia 1996: 209, 218-219. Ayrıca, Kionit, Heftalit gibi göçebe kavimlerle Soğdların sıkı ilişkileri neticesi, burada muhtelif türden defnetme şekillerine de rastlanmaktadır.
68 Grenet, EnIr: 560.
69 Bk. Pugachenkova 1996: 227.
70 Çin’deki bazı örnekler için bk. Bodde 1990: 32; Fahr-Becker 1999: 27, 42, 91.
71 Grenet 1984: 213-214. Grenet’nin verdiği bilgiye göre, Bactria bölgesinde de iki yerde rastlanmıştır.
 

TSK Mehmetçik Vakfı

Yorum yazın !

Add your comment below. You can also subscribe to these comments via RSS

“Türk Milletinin dili, Türkçedir. Türk Dili dünyanın en güzel, en zengin ve en kolay dilidir.”

You can use these tags:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong> 

This is a Gravatar-enabled weblog. To get your own globally-recognized-avatar, please register at Gravatar