Başyazı »

Yorum Yap |

PaylaşFacebook1TwitterGoogle+1sharesAtın evcilleştirilmesi, Hunların ve Moğolların batıya doğru giderek artan ve beraberinde Hepatit B ve vebayı getiren bir hücumla batılı Hint-Avrupalı çiftçilerin yerini almasını sağlayarak Avrasya’nın çehresini değiştirdi.
Science ve Nature dergilerinde yayımlanan üç araştırmada, uzmanların MÖ 2.500 ila MS …

Read the full story »
Kütüphane

E-kitap olarak sunulan kitapların tamamı tanıtım amaçlıdır. Telif hakkı olduğunu düşündüğünüz eserleri bize bildirebilirsiniz.

Kültür&Sanat

Tarihin başlangıcından günümüze kadar Türklerin dünya medeniyetine kazandırdıkları

Belgeseller

Kadim Türklerle ilgili pek çok bilinmeyene ışık tutan birbirinden güzel belgeseller

Arkeoloji

Yerli ve yabancı araştırmacıların gerçekleştirdikleri arkeoloji çalışmaları

Duyurular

Türk tarih araştırmalarında son gelişmeler, konferanslar, sempozyumlar

Anasayfa » Başyazı, Kültür&Sanat, Türk Şehirleri

Selçuklu Yolu

İlk Oğuzeli
Selçukluların içinden çıktığı Oğuzların ilk yurdu bugünkü Moğolistan bozkırlarıydı. Göktürk Yazıtları onların, Tula Irmağı boylarında Tatarlara komşu olarak yaşadığını bildiriyor. Devleti kuran kağanların mensup olduğu Türük (Türk) budunun yanı sıra Oğuzlar Göktürk İmparatorluğu’nun temel dayanağıydı. Öyle ki Bilge Kağan Oğuzları “kendi budunu” saymaktaydı. Yaşadıkları ve kaybetmemek için yüzyıllar boyunca ölümüne savaştıkları bu topraklardan 8. yüzyılın ortalarında ayrıldılar. Fotoğraf: Ayntunç Akad

Paylaş

Tarih sahnesine küçük, yurt arayan göçebe bir topluluk olarak çıkmışlardı. Elli yıl içinde dünyanın en büyük imparatorluklarından birini kurdular; çok güzel, çok sevimli, çok alımlı, parlak ama ölçülü bir uygarlık yarattılar. Kazakistan, Özbekistan, Afganistan, İran, Irak, Suriye’de hâlâ onların ardılları yaşıyor. Ama Selçukluların asıl mirasçısı Türkiye Türkleridir. Selçukluların olağanüstü serüveni Sirderya Nehri boylarında 1000 yılının şafağında başladı. Yüzyıl sona erdiğinde Çin sınırından İstanbul Boğazı’na, Yemen’den Kafkasya’ya muazzam bir coğrafya, onun ok ve yay tuğralı hükmünün altındaydı. Atlas, tam bin yıl sonra; at koşturdukları diyarlarda, taht kurdukları şehirlerde Selçukluların yolunu izliyor. İlk durak Oğuz Kağan’ın, Dede Korkut’un, Salur Kazan’ın yurdu, bugünün Kazakistan’ındaki Oğuzeli ve Semerkant’tan Buhara’ya, Hive’den Nurata’ya Özbekistan… Derler ki: “Dünyada cenneti görmek isteyen ona giderdi. Toprağı misk amber kokar, nehirleri şarap akardı.” Fatihler ve halklar daima ona yürürlerdi. Dünyayı fethe çıkan atlılar ilk ona koşarlar; dervişler, âlimler, seyyahlar, tacirler, misyonerler, Orta Asya ummanında kaybolanlar yollarını onun mavi kubbelerinden süzülen ışık sayesinde bulurlardı.

Selcuklu-yolu

Semerkant, tarih boyunca Orta Asya’nın gözbebeğiydi. İpek Yolu’nun bu en önemli şehri, geçen yıl 2 bin 750. kuruluş yıldönümünü kutladı. Çin ve Hint’i, İran ve Turan’ı birbirine bağlayan kervan yollarının kavşağındaydı. Ticaret kervanları kadar orduların da hedefi oldu. Timur, onu mavi kubbeleri ışıl ışıl yanan görkemli abidelerle donattı. Registan Meydanı’ndaki deve kervanı anıtı, şehrin tarihi İpek Yolu’ndaki konumuna işaret ediyor.

Turan’ın efsanevi hükümdarı Efrasiyab ona adını bağışladı. Büyük İskender yaşam soluğunun kaynağını onda aradı: Ona gelirken, bugünkü Tirmiz’i Şehrisebz’e bağlayan Derbent Geçiti’ndeki Baysun Tau Kalesi’nde esir ettiği ahali arasında ışıl ışıl parlayan Roksan’ını buldu. Cengiz Han, yıkıp yerle bir etmeden önce surları dibinde sabırla beklerken onun görkemine hayran kaldı. Timur, tüm dünyaya “En büyük benim!” diye buradan haykırdı. Onun torunu Uluğ Bey, oğlu tarafından öldürülmeden önce burada gökle yarenlik kurdu, yıldızlarla konuştu. Babür, henüz 13 yaşındayken dede mirası sayarak zapt ettiği bu şehirden kovuldu ve bir maceraperest olarak gittiği Hindistan’da buraya öykünerek tarihin en çarpıcı imparatorluklarından birini kurdu. Buradayım işte! Sevgili babamın çocuk muhayyileme öykülerle nakşettiği, adı daima kulağımda çınlayan şehirde. Semerkant’tayım. Çok uzun bir yolculuğun ilk adımlarını atıyorum. “Ve şimdi gezdir gözlerini Semerkant’ın üzerinde! Değil mi ki o yeryüzünün ecesi? Alıp tüm diğer kentlerin yazgı iplerini ellerine, çıkmamış mı hepsinin üzerine mağrur?”

tilla-kari-medresesi

Tilla Kari Medresesi’inden bir başka detay.Resmi büyütmek için üzerine tıklayın.

Evet mağrur; bu şehir mağrurluktan kaskatı kesilen demir adamların en demiri Emir Timur’un abideleriyle gelin gibi süslenmiştir. İstediğini elde eden, dünyanın yarısına hükmederken “az” diye söylenen, güzelliğin ve gücün ışığını sarı tuğla ve mavi çiniyle ölümsüzleştiren bu adam Semerkant aracılığıyla ebediyeti fethetmeyi düşlemiştir. Başarmış mıdır? Dünya tarihindeki yerine, hakkında yazılan ciltlerce kitaba, onun hülyalarına tanık olmak için bu şehre koşan gezginlere, Sovyet döneminin sona ermesiyle Özbekler için başlayan uluslaşma sürecinde onun ve Semerkant’ın temel öğe haline gelmesine bakılırsa başarmıştır. Başta çok sevdiği Çinli karısı için yaptırdığı, şehrin her yanından görülen devasa Bibi Hatun Camii ve sonsuz uykusunu uyuduğu altın varaklı mavi kubbesiyle Gur-i Emir Magbarası (Kabri) olmak üzere, onun ve ardıllarının eserleri de bu başarıyı taçlandıran görkemli yapıtlardır. Ne var ki, bizi buralara sürükleyen şey ne Timur’un büyüklük hayali, ne de olağanüstü boyutlarıyla insanı hayrete düşüren bu eşsiz eserler. Buraya Anadolu’yu bir Türk yurdu haline getiren Selçukluların tam bin yıl önce başladıkları bir yolculuğa katılmak üzere geldik. Tarih kitaplarından, masallardan, destanlardan, türkülerden taşan bir serüvenin izlerini sürecek, bu serüvenin efsanevi atlılarının güzergâhında yürüyecek, onların barındığı “kışlak”larda konaklayacağız.

sirdar-medresesi

Şirdar Medresesi -1636

Tabii Selçuklular, tarihi değiştiren yolculuklarına Semerkant’tan çıkmadılar. Ama bizim bu şehri başlangıç noktası olarak seçmemiz boşuna değil. Onları tarih sahnesine sokan olay burada gerçekleşti çünkü. İşte şu anda, üzerinde dolaştığımız Efrasiyab tepesinden bakınca mavi kubbeleri ışıl ışıl yanan, İslam dünyasının en zarif üç medresesinin yükseldiği alanda. Orası şimdiki Registan Meydanı. Birbirinden güzel Uluğ Bey, Şirdar ve Tilla Kari medreseleriyle bugünkü Özbekistan’ın simgesi sayılan bu meydan, bundan bin yıl önce tarihi bir karşılaşmaya sahne oldu.

Yay ve Okun Tılsımı

Zamanın şahı Mahmud idi. Bir ucu Hindistan’da, bir ucu Irak’ta devasa bir imparatorluğa, Gazneliler devletine hükmediyordu. Kendisi bir savaş dehası, ordusu da bir savaş makinesiydi. Büyük bir orduyla Amuderya’yı geçip Semerkant önüne konmuştu. Ordu bütün ovayı kaplamıştı. Gözün uzandığı her yer çadırlarla donanmıştı. Askerin sayısı o kadar çok idi ki, “dünyaya hücum etse dünyanın esası yıkılır”dı. Ordusunda çok sayıda fil vardı ki “bunlar yüksek dağlar gibi idi. Taş sütunlarını devirir, ejderha ile alay ederlerdi”. Bu manzarayı görüp de dili tutulmayacak tek bir hükümdar yoktu. Mahmud’u Hindistan hülyasından uyandırıp buralara gelmesine neden olan, Maveraünnehir’in çöl ve bozkırlarında konup göçen bir “Türk taifesi”ydi. Ki onun şefi “Sultanın filleri varsa bizim de oklarımız var” demişti.

Neye güvenmekteydi? Mertliğine mi? Denildiğine göre, “Onun celadetinden ve onunla harpten Türkistan melikleri ve Efrasyablılar (Semerkantlılar) daima korku içinde idiler. Havadaki kuş ve ovadaki ceylan onun okundan kurtulamazdı”. Dağ parçası bir atın üzerinde ve başındaki Türkmen külahını bir yana eğmiş olduğu halde Sultan Mahmud’un ordugâhına yaklaştığında “İran ve Turan askerleri onun çevikliğine ve biniciliğine hayran kalmışlardı”. Koluna bir yay asmış, kuşağına iki ok takmıştı.

Gazneli-Mahmud

Sultan Mahmud ve Melik Ayaz (“Six poems” by Farid al-Din ‘Attar Southern Iran, 1472 British Library, London)

O geldiğinde Mahmud, Semerkant meydanında çevgan oynuyordu. O da oynar mıydı? Çevgan bilmediğini fakat Sultan buyurursa ok atabileceğini söyledi. Sonra ziyafet meclisine çağrıldı, sultanın yanına oturtuldu. Sultan Mahmud söz arasında “Eğer bir taraftan bir düşman kalkıp fitne çıkarır da yardıma muhtaç olursak, hangi alametle bize yardım gelir ve ne miktar gelir” diye sordu. Kuşağındaki oklardan birini çıkarıp Mahmud’a verdi: “Muhtaç olduğun vakit bunu bizim kabilemize gönder, yüz bin atlı imdadına yetişir” dedi. Mahmud: “Kâfi gelmezse.” Öteki oku önüne koydu ve dedi: “Bunu Balhan Kuh’a gönder; elli bin süvari imdadına gelir.” “Bu da kâfi gelmezse.” Yayı verip: “Nişan olarak Türkistan’a gönder, istersen iki yüz bin süvari gelir.” Sultan Mahmud, “bir yay, iki okla maaşsız ve ücretsiz bu kadar orduyu emre amade edebilen bir kimseyi hor görmemelidir” diye düşündü. Onu ve yanındakileri tutuklatıp, “Benimle büyüklük davasında bulunmak, orada fil varsa burada ok vardır demek ne haddine” dedi.

Selçuklu Diyarları

Karahanlı hükümdarının baş edemediği ve Sultan Mahmud’un da bu konuşmadan sonra Hindistan’da Kalencer Kalesi’ne hapsettiği bu şef Selçuk oğlu Arslan’dı; taifesi de bundan böyle Selçuklular adıyla nam salacak Oğuz Türkleriydi. Bu olay, onlar için tarihi bir dönüm noktası oldu. Selçuklu ailesinde önderlik değişti ve “şarkta ve garpta Tanrının gölgesi” olacak hükümdarlar bu aileden çıktı. Onlar, tarih sahnesine küçük, yoksul, yurt arayan göçebe bir topluluk olarak çıkmışlardı. Elli yıl içinde tarihin en büyük imparatorluklarından birini kurdular; çok güzel, çok sevimli, çok alımlı, parlak ama ölçülü bir uygarlık yarattılar. Yayıldıkları o muazzam coğrafyanın kaderine yön verdiler; her yerde silinmesi olanaksız derin izler bıraktılar. Kazakistan, Özbekistan, Afganistan, Türkmenistan, İran, Azerbaycan, Irak, Suriye’de hâlâ onların ardılları yaşıyor. Afganistan’da sayıları fazla değil ama İran’da nüfusun yüzde otuzundan fazlasını onların torunları oluşturuyor. Türkmenistan Türkmenleri ve Azerbaycan Türkleri bugünkü yurtlarını ataları Selçuklulara borçlular. Ama Selçukluların asıl mirasçısı Türkiye Türkleridir. Osmanlı İmparatorluğu ve onun takipçisi modern Türkiye, doğrudan doğruya Selçuklunun tarihi, siyasi, kültürel uzantısıdır. Türkiye Türkleri de Selçukluların içinden çıktığı Oğuzların torunlarıdır.

Selcukoglu-Arslan

Alp Arslan ve esiri Bizans imparatoru Romen Diyojen (Boccace, De Casibus, Bibliothèque nationale de France, manuscrit Français 232, folio 323)

Bu ülkeler, bugün hâlâ bin yıl önce Selçuklular tarafından örülmüş bağlarla birbirine bağlıdır. Dilde, kültürde, tarihte, inanış ve yaşayış biçimlerinde kendini gösteren bu birliğin harcı, halkların mayasına Selçuklular tarafından katılmıştır. Bu bakımdan, ömrünü tamamlamış imparatorluklardan, miadı dolmuş uygarlıklardan farklı olarak Selçuklu dünyası hayatiyetini bugün de sürdüren özel bir dünyadır. Bin yaşındadır. Her uygarlık gibi onun da mimari başyapıtları, eşsiz bir sanatı, zengin bir edebiyatı vardır. Ne var ki onun izlerini takip etmek isteyen, anılarını arayan gezginler daha ilk adımda yollarını şaşırırlar. Yaşayan bir kültürün içinde yol bulmak zordur çünkü. Her güzergâh hayatın labirentlerine karışır. Sivas’ta, Konya’da ya da Halep’te; Musul’da, Tebriz’de, İsfahan’da ya da Merv’de; Semerkant’ta ya da Türkistan’da eski Selçuklu kendini yaşayan yüzüyle gösterir. Aynen Selçuk oğlu Arslan’ın, esarete düşmeden önce yurt tuttuğu, bugün bile bir Türkmen “kışlağı” olarak anılan Nurata’da olduğu gibi. Kışlak diye anılması şaşırtmamalı; Özbekler, göçebe geçmişten dillerine miras kalan kışlak kelimesini şimdi her türlü yerleşim için kullanıyorlar. Burası Selçukluların yaz boyunca sürülerini besleyip güç topladıkları, dinçlik kazandıkları yaylaklarıydı. Kışın ise Harezm diyarına, Hive’den Köhne Ürgenç’e, oradan da Aral’a uzanan Amuderya boylarına konarlardı. Tarihçilerin kaydettiğine göre onlar geldiğinde, Maveraünnehir’de tarihinin son sayfaları yazılan Samaniler hüküm sürüyordu.

Sirderya Ötesi

Nereden gelmişlerdi? Çok uzaktan değil. Türklerin Yincü Ögüz (İnci Nehri), Arapların Seyhun dediği Sirderya ötesinden. Öyleyse onları Nurata’dan önce Sirderya boylarında aramalıyız. Bunun için de sınır aşıp Kazakistan’a geçmemiz gerekiyor. Taşkent yakınlarındaki sınır kapısından Kazakistan’a adım attığımız anda, eski Oğuzeli’ne girmiş olduk. Taşkent’ten itibaren bu civarın eski merkezi İsficab şehriydi. Şehir, bugünkü Kazakistan’ın güneyindeki Çimkent’e 40 kilometre uzaklıkta bulunan Sayram köyü mevkiindeydi. Taşkent’ten İsficab’a Selçuklular zamanında iki günde gidilirdi. Belki tuhaf gelecek ama aynı yolu biz de ancak iki günde alabildik. Oysa Taşkent’in hemen yanından sınırı terk ettiğimizde kiraladığımız aracın sürücüsü Ahıska Türk’ü Abbas 140 kilometre hızla adeta uçarcasına yol alıyordu. Çimkent’e ancak iki günde ulaşmamızın nedeni yol değildi; sınır geçişiydi. Yumuşak tepelerle dalgalanan bozkır yeşil bir denizi andırıyor. Yol, Oğuzların kutlu dağı Kazgurt’u aşarak Çimkent’e uzanıyor. Kazgurt, 10. yüzyılın coğrafya kitaplarında adı sıkça geçen Gazgurd’dan başkası değil. Dede Korkut destanlarında sözü edilen Kazlık Dağı’nın da burası olduğu sanılıyor. Tarihçi Agacanov bunu “Kazıkurt” (Kazık-Kurt) şeklinde okuyor. Bu dağ, Oğuz yurdunu engebelendiren Karaçuk Dağları’nın en doğudaki uzantısını oluşturuyor. Bugün bu dağın eteğinde yine aynı adı taşıyan bir kasaba da bulunuyor. Kazgurt Dağı eteklerini yurt tutan kişi, Dede Korkut destanlarında “Karaçuk’un aslanı, ismi Emet suyunun kaplanı” diye övülen Oğuz bahadırı Salur Kazan Beg’di. Ebu’l-Gazi Bahadır’ın “Şecere-i Terakime” (Türkmenlerin Soykütüğü) adlı menkıbesinde de Salur Kazan’ın ve savaşçılarının Kazgurt Geçiti’ne taş yuvarlama yarışı yaptıkları anlatılıyor. Yine bir başka Oğuz boyu Karakoyunluların ilk yurdunun da bu dağ etekleri olduğu sanılıyor. Onların beylerinden birinin adı da Karaçuk’tu.

Divanü Lügati't-Türk’te bulunan harita (11. yy.

Divanü Lügati’t-Türk’te bulunan harita (11. yy.)

Karaçuk Dağları ise Kazgurt’tan itibaren Sirderya’ya paralel olarak, Dede Korkut’un mezarının bulunduğuna inanılan Kızıl Orda yakınlarına dek uzanıyor. Bu sıradağlar Oğuzların muhayyilesinde öyle derin izler bırakmış olmalı ki, yüzlerce yıl sonra ulaştıkları Anadolu ve Irak’ta bazı dağlar için aynı adı kullandılar. Faruk Sümer’in belirlemesine göre “Cizre’nin güneyinde, Dicle’nin batısında ve Irak’ta Altun Köprü’nün batısında Karaçuk adlı dağlar vardır”. Ermeni kralı Hetum’un yolu da Moğolistan’dan dönerken (1255) buraya düşmüştü. O zaman bilgiler o kadar tazeydi ki Hetum hiç tereddüt etmeden “Haraçuh (Karaçuk) buradadır. Selçuklular bu dağdan Anadolu’ya geldiler” diye yazmıştı. Ondan daha önce, Kaşgarlı Mahmud Divan-ı Lugati’t-Türk’teki haritasında Oğuz ülkesini ve Karaçuk Dağları’nı göstermişti. Bugünkü Kazakistan’da bu dağlar Karatau (Karadağ) diye anılıyorsa da, bu dağlardan doğup Sirderya’ya katılan bir çay hâlâ Karaçuk adını taşıyor. Türkistan (Yesi) yakınlarında akan bu çayın kıyısında yine aynı adı taşıyan bir şehrin kalıntıları bulunuyor ki bu şehir Kaşgarlı Mahmud’un sözünü ettiği Oğuz şehirlerinden biriydi. Diğerleri Sepren, Suğnak, Karnak ve Sitkün idi.

Kaşgarlı Mahmud, Karaçuk şehrinin Farab olduğunu söylüyor. 10. yüzyıl coğrafyacıları ise Farab’ı bir yörenin adı olarak ifade ediyorlar. İstahri ve İbn Havkal, bu yöredeki iki kasabanın adını veriyorlar: Keder ve Vesiç. Ancak Mukaddesi yörenin merkezini teşkil eden şehrin de Farab adını taşıdığını, hatta Farab’ın yetmiş bin asker çıkaracak denli büyük bir şehir olduğunu yazıyor. Agacanov bu şehrin 10. yüzyılın son çeyreğinde yıkıldığını, bugün Otrar harabelerinin kuzeyinde Kuyruk Tepe’deki kalıntıların ona ait olduğunu belirtiyor. Farab yöresinin en büyük şehri Otrar ise bugünkü Türkistan şehrinin 60 kilometre güneyinde. Burası büyük filozof Farabi’nin doğduğu yerdir. Farabi, ortaçağ İslam dünyasında “Muallim-i Sani” (İkinci Öğretmen) olarak taltif ediliyordu; birinci öğretmen ise Aristo idi. Faruk Sümer, Türk asıllı olduğu bilinen Farabi’nin “Oğuz Türklerinden” olabileceğini yazar. Ne var ki Otrar, Farabi ile değil de, daha çok bir felaket öyküsüyle anılır. Burası Moğolların büyük hanı Cengiz’in yerle bir ettiği şehirdir.

Otrar şehri harabeleri

Otrar şehri harabeleri

Semerkant, Buhara gibi şehirler kolayca boyun eğerken, Otrar, Cengiz’in ordularına altı ay direnmiş, teslim alındıktan sonra tamamen yıkılmış ve ahalisi kılıçtan geçirilmişti. Otrar’da bugün iki kilometrekarelik bir alana yayılan kalıntıları gezerken bize eşlik eden ve tüm yöreyi avucunun içi gibi bilen Ahmed Yesevi Üniversitesi Öğretim Üyesi Kenan Yavan, şehrin Göktürk Yazıtları’nda Kengü Tarban adıyla geçtiğini söylüyor. Göktürklerin batı sınırındaki bu şehrin civarı onlarca kurganı barındırıyor. Bozkırın içinde küçük tepeleri andıran bu devasa Türk anıtmezarlarıyla ilgili çok fazla araştırma yapılmamış. Aynen Otrar’da olduğu gibi; gerçi kazılar uzun zamandır devam ettiriliyor ama şehrin çok küçük bir kısmı ortaya çıkarılmış.

Bölgedeki diğer Oğuz şehirleri içinde, en başta geleni surlarının görkemiyle göz alan Savran’dır. (Kaşgarlı Mahmud’da Sepren.) Sirderya kıyısında, Türkistan’ın 48 kilometre batısındaki Savran, zamanında yedi kat surla berkitilmiş büyük bir kaleydi. O devrin müelliflerine göre bu şehir Oğuz ülkesinin sınırında bir İslam şehriydi ve Oğuzlar ticaret yapmak için buraya gelirlerdi. Yine de bazı 10. yüzyıl Arap kaynakları ve o yüzyıldan haber veren Biruni’ye göre Savran bir Türkmen şehriydi. Ermeni kral Hetum buradan da geçmişti ve büyüklüğü karşısında şaşkınlığa düşmüştü. Türklerin Piri Oğuzların efsanevi şehri Yesi ise bugünkü Türkistan şehrinin yanı başında. Oğuz Han’ın, babasının yanından kaçıp taraftarlarıyla birlikte gelip oturduğu yer burası. Efsaneye göre Oğuz Han, babasına karşı yürüttüğü savaşlara hep buradan çıkmış, babasına ait Talas, Sayram ve civarını fethederek Oğuzeli’nin sınırlarını Issık Göl’e kadar yaymıştır.

“Oğuz ilinin yurtlarının kün doğusu Isıg Köl ve Almalık ve kıblesi Sayram ve Kazgurt Tagı ve Karacık Tagı, Temur Kazıgı, Ulug Tag ve Kiçik Tag ve kün batısı Sir suvının (Sirderya) ayağı ve Yangıkent ve Karakum. İşbu ayıltgan (söylenilen) yerlerin içinde dört min (bin) beş min yıl oturdular.”

Hoca Ahmed Yesevi Türbesi - Türkistan

Hoca Ahmed Yesevi Türbesi – Türkistan

Yesi’de bugün eski şehrin kalıntıları üzerinde Türk dünyasının en önemli şahsiyetlerinden Ahmed Yesevi’nin türbesi yükseliyor. Devasa taç kapısıyla Türkistan şehrinin her yanından görülen bu türbeyi Emir Timur, 1394-95 yıllarında yaptırmış. Timur’un torunu, Uluğ Bey’in kızı Rabia Sultan da biraz ötede Ahmed Yesevi’nin gölgesinde uyuyor. Türk tasavvuf düşüncesinin piri kabul edilen Yesevi 1103 yılında Sayram’da doğmuş, bir süre Buhara’da yaşamış ve ölümünden önce Yesi’ye gelmişti. Peygamberden daha fazla yaşamayı reddettiği için 63 yaşındayken yeraltında bir hücre kazdırmış ve kalan ömrünü burada tamamlamıştı. Bu büyük velinin mezarı bugün bir hac yerini andırıyor. Kırgızistan’dan Türkiye’ye uzanan coğrafyada yaşayanlar için bu evliya dergahı, kutsal bir ziyaretgah. Bu şehirlerin dışında daha pek çok şehir ve kasaba Oğuzların hayatında yer etmişti. Suğnak, Sütkend (Sitkün), Özkend, Barçınlığıkend, Karnak, Aşnas kaynaklarda sık sık geçiyor ve Sirderya boyunca bu şehirlerin kalıntıları uzanıyor. Bu da Oğuzların önemli bir kısmının daha 10. yüzyılda yerleşik hayata geçtiğini gösteriyor. Anadolu’daki göçebe Türkmenlerin yüzyıllar boyunca yerleşikleri “yatuk” (tembelce oturdukları için) diye anmaları gibi, Sirderya boyu Oğuzları da şehirlerde oturan boydaşlarını aynı adla hor görüyorlardı. Bugün Kazakistan’da kışlağa “kışlav”, yaylağa da “caylav” deniyor. Daha da önemlisi, göçebe geçmişin bir hatırası olarak Kazaklar yerleşik hayata geçerek çiftçilikle uğraşanları “catak” diye adlandırıyorlar. Kazaklar yakın zamanlara kadar göçebeliğe çok değer veriyorlardı. Onlara göre, sürülerini kaybedip fakirleşenler köylere yerleşirdi. O yüzden “catak” sözü, hor görünün yanı sıra acınılacak bir durumu ifade ediyordu. Tabii, Sovyet devri her şeyi değiştirdi. Hayvancılığı sürdürmekle beraber göçebe yaşayanlar hızla kayboldu, herkes catak oldu. Oğuzların, Sirderya’nın iyice aşağı mecrasında, Aral Gölü mansabında iki şehri daha vardı ki, bunların Selçuklu tarihindeki yeri çok daha önemliydi.

Yangıkent (Yenikent) ve Cend’den söz ediyoruz. Yangıkent’in kalıntıları günümüzde Kazakistan’ın Kazalinsk bölgesinin güneyinde, Sirderya’nın sol yakasındaki Cankent’te bulunuyor. Bu şehir, efsaneye göre Oğuz Han tarafından kuruldu. 10. yüzyıl Oğuz devletine de başkentlik yapan şehir, aynı zamanda önemli bir ticaret merkeziydi. Sirderya üzerinde işleyen gemiler buraya sürekli hububat taşırdı. Tarihi kaynaklarda Oğuz hükümdarlarının kışlağı diye geçen şehirde Mesudi’ye göre, Oğuzlar çoğunluğu oluşturuyordu. “Onlar göçebe ve yerleşik halde yaşıyorlardı. Bu halk Türklerden bir grup olup aşağı, yukarı ve orta halk olarak üçe ayrılmıştı.” Yangıkent’e “Yeni Guzeli” (Oğuzeli) de deniliyordu. Burası Oğuzlar için “uç”tu. “İç yurt”, Karaçuk Dağları etekleri idi. Cend ise Sirderya’nın sol kıyısında olup bir ticaret merkeziydi; daha da önemlisi Oğuzlar için İran’ın kapısıydı.

 

Oğuzeli’nde Hayat

İlk Oğuzeli Selçukluların içinden çıktığı Oğuzların ilk yurdu bugünkü Moğolistan bozkırlarıydı. Göktürk Yazıtları onların, Tula Irmağı boylarında Tatarlara komşu olarak yaşadığını bildiriyor. Devleti kuran kağanların mensup olduğu Türük (Türk) budunun yanı sıra Oğuzlar Göktürk İmparatorluğu’nun temel dayanağıydı. Öyle ki Bilge Kağan Oğuzları “kendi budunu” saymaktaydı. Yaşadıkları ve kaybetmemek için yüzyıllar boyunca ölümüne savaştıkları bu topraklardan 8. yüzyılın ortalarında ayrıldılar. Fotoğraf: Ayntunç Akad

İlk Oğuzeli
Selçukluların içinden çıktığı Oğuzların ilk yurdu bugünkü Moğolistan bozkırlarıydı. Göktürk Yazıtları onların, Tula Irmağı boylarında Tatarlara komşu olarak yaşadığını bildiriyor. Devleti kuran kağanların mensup olduğu Türük (Türk) budunun yanı sıra Oğuzlar Göktürk İmparatorluğu’nun temel dayanağıydı. Öyle ki Bilge Kağan Oğuzları “kendi budunu” saymaktaydı. Yaşadıkları ve kaybetmemek için yüzyıllar boyunca ölümüne savaştıkları bu topraklardan 8. yüzyılın ortalarında ayrıldılar. Fotoğraf: Ayntunç Akad

Tüm bu şehirler bugünkü Çimkent’ten itibaren Aral Gölü’ne dek Sirderya boyunca uzanan toprakları işaret ediyor. Nitekim ilk coğrafyacılar Oğuzların yurdunun Hazar Denizi’nden İsficab’a (Sayram) uzanan çöl ve bozkırlarla Sirderya boyları olduğunu bildiriyor. Hazar Denizi’nin doğu kıyısındaki Mangışlak da Oğuzların elindeydi. Maveraünnehir’de ise sınır, Harezm’de Eski Ürgenç yakınlarındaki Cit’ten ve Buhara’nın kuzeyinden başlayarak Karaçuk Dağları’nın doğu ucuna dek uzanıyordu. Kuzeyde İtil Irmağı (Volga) onları Hazarlar’dan ve Bulgarlardan ayırıyordu. Bugün Karakum diye bilinen Aral’ın kuzeyindeki çöl de Oğuz Çölü diye anılıyordu. Öte yandan çeşitli tarihi kayıtlar ve rivayetler Oğuzların bu bölge dışında Horasan, hatta Küçük Asya’ya geldiklerini de haber veriyor. Mesudi Bizans sınırlarına ılgar düzenleyen Türkmenlerden söz ediyor. Bu toprakların Oğuzlardan önceki efendisi bir başka Türk boyu olan Peçeneklerdi. Göktürk İmparatorluğu’nun yıkılışının ardından Moğolistan’daki yurtlarını terk eden Oğuzlar, 8. yüzyılın sonlarından itibaren kitleler halinde Sirderya boylarına akmaya başladılar ve bir yüzyıl süren kanlı çatışmalardan sonra Peçenekleri bu topraklardan sürüp attılar. Daha doğrusu Peçeneklerin sadece bir kısmı İtil ötesine ulaştı. Çoğu geride kaldı ve büyük Oğuz kitlesine katıldı. Bundan böyle Peçenekler de 24 boylu Oğuzlardan bir boy olarak anılmaya başlandı. Tarihçi Agacanov, bugünkü Karakalpakistan’da yaşayan Karakalpakların işte bu Peçeneklerin soyundan geldiğinin kanıtlandığını söylüyor.

24-oguz-boyu

24 Oğuz Boyu

Selçukluların da içinde bulunduğu Oğuzların ana kitlesi bu topraklarda, göçebe bir hayat sürdürüyordu. Temel zenginlikleri koyun, at ve develerden oluşan sürülerdi. Ancak bunlar çok büyük sürülerdi; öyle ki Maveraünnehir ve Horasan halkı et ihtiyacını Oğuzeli’nden karşılıyordu. Örneğin Selçuk Yangıkent’ten Cend’e göç ederken atlarının yanı sıra 1500 deve, 50 bin koyuna sahipti. Avcılık da onlar arasında çok yaygındı. Eti için hayvan avladıkları gibi, kürkü için de avlıyorlardı. Oğuzlar silah, keçe ve kürk de satıyorlardı. Keçe ve kürk, yün ve derinin yanı sıra onların en önemli giysi malzemesiydi. Kıyafet tarzları hakkında çok fazla şey bilinmiyor ama görünüşleri çeşitli kayıtlarda geçiyor. İbn Faldan, onların sakallarını “yülüdüklerini”, sadece bıyık bıraktıklarını belirtiyor. Faruk Sümer de, Anadolu’da Alevilerin bu çok eski geleneği devam ettirdiklerini ve asla sakal bırakmadıklarını ekliyor. Saçlarını da uzatıyorlardı; Ermeniler Küçük Asya’ya ılgar düzenleyen “kadın gibi uzun saçlı” Oğuzları gördüklerinde şaşırmışlardı.

selcuklular-kurulusYüz şekillerine gelince; Reşideddin, “evvelce öteki Türkler gibi” olan Oğuzların Maveraünnhir’e geldikten sonra, “burada doğup büyüyünce su ve hava sebebi ile şekillerinin Tacik şekline” benzediğini yazmıştı. Bu arada o zaman “Türkmen çehreli” olmak da bir güzellik belirtisi sayılıyordu. İçine girdikleri halklarla kolayca kaynaşıyorlardı. Dı­şev­li­lik yaygındı. Öy­le ki, De­de Kor­kut ma­sal­la­rında dı­şev­li­lik ade­ta özen­di­ri­lir. Dü­ğüne “tü­ğün”, ge­li­ne “ke­lin”, gü­ve­yiy­e “kü­ze­gü” di­yor­lar­dı. Tuğrul Bey’in 1063’te halifenin kızıyla evlenmesi vesilesiyle düzenlenen tören, Oğuzların Bağdatlılar tarafından yadırganan gelenek ve eğlence alışkanlıklarına sahne olmuştu. Tuğrul, bir kürsü üzerine oturtulan gelini ziyaret ettikten sonra avluya çıkmış ve beyleriyle birlikte “kendi âdetlerine göre raksetmişler, dizüstü oturup kalkarak” oynamışlar ve “Türk şarkıları söylemişlerdi”.

Sencer Divitçioğlu bu oyunun “zeybek” olabileceğini ima ederken, Barthold, benzer bir oyunu oynayan Rusların bunu Oğuzlardan almış olabileceğini belirtiyor. On­la­rın ya­şa­dı­ğı çağ­da ha­yat­ta kal­ma­nın yo­lu sa­vaş­mak­tan ge­çi­yor­du. Doğuştan savaşçıydılar. Sirderya kı­yı­la­rı­na sa­va­şa sa­va­şa gel­miş­ler­di ve bu­ra­da da du­rum­la­rı fark­lı değil­di. Kom­şu ka­vim­ler­le ol­du­ğu ka­dar ken­di boy­la­rıy­la da sü­rek­li ça­tış­ma ha­lin­dey­di­ler. İs­lam toprak­la­rı­na sü­rek­li ıl­gar dü­zen­li­yor, yol­la­rı üze­rin­de­ki her ye­re sal­dı­rı­yor, ça­pul edip gel­dik­le­ri gi­bi hız­la kay­bo­lu­yor­lar­dı. Si­lah­la­rı mü­kem­mel­di, kar­gı ve kı­lıç kul­la­nı­yor­lar­dı. Ama en önem­li si­lah­la­rı ok­tu. Toplumla ilgili temel kararları “kengeş” dedikleri tartışma toplantıları düzenleyerek alıyorlardı. Yabgu, yani Oğuz hükümdarı seçimle işbaşına geliyordu. Bu “bozkır demokrasisi” iyi işliyor olmalı ki, İbn Fadlan, “Onlar herhangi bir meseleyi çözmek için bir araya gelip o konuyla ilgili karar verdiklerinde, içlerinden en alt düzeyde ve hatta en yoksul birisi çıkıp onların kararlarını iptal edebiliyordu” diyor. Ancak Agacanov, bu halk kengeşlerindeki yetkilerin zamanla Oğuz beylerince gasp edildiğini, asıl kararları onların aldığını belirtiyor.

Demir Yaylı

Selçuklu sanatı- İbrik, NY Metropolitan Müzesi

Selçuklu sanatı- İbrik, NY Metropolitan Müzesi

İşte bu Oğuz beylerinin her biri bir boyun şefiydi. Kaşgarlı Mahmud ve Reşideddin, Oğuzların 24 boydan oluştuğunu yazıyor. Bu boylardan biri de Kınıklardı ki, Selçuklu uruğunun içinden çıktığı boy bu idi. Sülalenin atası olarak savaşçılığıyla ün salmış, bu yüzden de “Temür Yalıg” (Demir Yaylı) unvanını almış Kerekuçi’nin torunu, Tugşırmış oğlu Tukak (ya da Tugag) gösterilir. 9. yüzyılın sonları ile 10. yüzyılın ilk yarısında yaşamış olmalıdır. Oğuz yabgusunun danışmanı Tukak öldüğünde geride henüz 17-18 yaşında, Selçuk adında bir oğul bırakmıştı. Yabgu da bu yetim çocuğu yanından ayırmamış, hatta genç yaşında onu sübaşı (ordu komutanı) olarak atamıştı. O, yabgu ile birlikte Yangıkent’te oturuyordu ama mensubu olduğu Kınık boyu Karaçuk Dağları eteklerinde konup göçüyordu. Selçuk’un sübaşılık görevini uzun süre yürüttüğü ve bu zaman zarfında güç kazandığı anlaşılıyor. O yıllar Oğuz Devleti’nin de çözülme yıllarıdır. Selçuk’un öne çıkması yabguyu rahatsız etmiş olmalıdır ki aralarında anlaşmazlık baş gösterir. Güya, Selçuk bir gün saraya gitmiş, “Hatun ile çocuklarının önüne geçerek hükümdarın yanına oturmuştur”. Hatun kocasına “Eğer Selçuk’a ölüm kâsesinden tattırmaz isen senin için saltanat şarabının içimi saf olmaz ve devletinin sabahı açılmaz. Zira onun seni ülkeden silmesi kesindir” demiştir. Bu olay, basit bir kadın entrikası olarak düşünülmezse, Selçuk’un belki kendi arzusu, belki de diğer boy beylerinin isteğiyle iktidar kavgasına tutuştuğunu gösteriyor. Selçuk’un Yangıkent’ten kovulmasının nedeni buydu. Onun yeni yurdu böylece, Yangıkent’ten kuş uçumu 140 kilometre uzakta, Sirderya’nın sol yakasındaki Cend oldu. Selçuk’un göçüne Karaçuk eteklerindeki boydaşları ile birlikte hatırı sayılır bir Oğuz kitlesi de katıldı. Bir kısmı Selçuk’un yanına, bir kısmı da Sogd Semerkant denilen bölge ile Buhara ve Nurata bozkırlarına saçıldılar. Bu göç, Selçuklu ailesi önderliğindeki Oğuzların Turan’dan İran’a geçişinin ilk adımıydı. Burası onlar için aynı zamanda yeni bir din vahasıydı. Cend, Oğuz ülkesi içinde olmakla beraber, İslam sınırında bir uç şehriydi ve halkının çoğu Müslümandı. Nitekim Selçuk, “yaşamak istediğimiz bu ülke halkının dinini kabul etmeliyiz. Eğer onların törelerine uymazsak kimse bize yüz vermez” diyerek İslam’ı seçti. Oğuz yabgusuna karşı mücadelesini buradan yürüttü ve kısa sürede Cend’e hâkim oldu. Bu Selçuklu’nun ilk zaferiydi ve “Maveraünnehir ile Türkistan’ın her tarafından” duyulmuştu. Savaşçılar akın akın gelip onlara katılıyorlardı. O tarihlerde Maveraünnehir’e Samanoğulları hükmediyordu, ancak giderek güçten düşmüşlerdi ve Karahanlı yayılmasına karşı Selçukluların yardımına muhtaç durumdaydılar. Selçuk, yardımı esirgemedi ve oğlu Arslan İsrail komutasındaki birlikleri defalarca Samanlılara yardıma gönderdi. Samanlı emirleri Selçuklu sayesinde bazı başarılar elde ettilerse de, Karahanlılar karşısında tutunamadılar ve tarih sahnesinden çekildiler. Maveraünnehir’in yeni hâkimi Karahanlılar oldu. Ancak Semerkant’tan Cend’e uzanan tüm bozkırlar Selçuklu Oğuzlarının elindeydi. Karakıtayların zuhur etmesiyle yerlerinden oynayan diğer Oğuz boyları da Maveraünnehir’e akıyor ve Selçuklulara katılıyorlardı. Tam o sıralarda, bundan bin yıl önce, 1007 ya da 1008 yılında Selçuk Cend’de öldü. Yüz yaşındaydı. Oğullarından Aslan İsrail ve Musa çok önceleri Cend’den ayrılmış, Nurata civarına yerleşmişti. Diğer oğul Yusuf, Cend’de kalmıştı. Dördüncü oğul Mikail ise kendisinden önce ölmüş ve torunları Tuğrul ile Çağrı’yı yetiştirmek Selçuk’a düşmüştü. Selçuk’un ölümünün ardından, Oğuz Devleti’nin yabgusu Şah Melik, Cend’i Selçukluların elinden koparıp aldı. Bu felaket Cend bölgesini yurt tutan Selçuklu’ya bağlı boyların Buhara ve Semerkant yörelerine doluşmasına yol açtı. Buhara civarına gelen Selçuklu grubunun reisleri Çağrı ve Tuğrul Bey kardeşlerdi. Yabgu unvanı taşıyan amcaları Arslan İsrail’in yakınına gelmişlerdi, onun üstünlüğünü kabul ediyorlardı ama bir yandan da farklı bir gelecek tasarlıyorlardı. Nitekim Harezm ve Buhara civarında amcaları Arslan’dan bağımsız olarak Karahanlılarla kâh ittifak yapıp kâh çatışarak Selçuklu ailesi içinde ayrı bir güç odağı olarak yükseldiler. Hatta Çağrı, üç bin kişilik ordusuyla Bizans seferine çıktı (1018). Gazneliler Devleti topraklarını bir çırpıda geçti. Rum ülkesi sınırlarına geldiğinde, buralara kendisinden çok önce gelen Türkmenlerle karşılaştı. Onların da katılımıyla, “İsa’nın ümmeti üzerine alevler saçan kanatlı akrepler gibi” saldırdılar. Ermeni ve Gürcü krallıklarını yağmalayıp üç yıl boyunca buralarda dolaştılar. Sonunda Çağrı kendisine yardım eden Türkmenlere veda edip kuvvet, zenginlik ve nüfuz kazanmış olarak Maveraünnehir’e döndü. Bundan birkaç yıl sonra ailenin büyüğü Arslan’ın Sultan Mahmud tarafından esir alınmasıyla önderlik bu iki kardeşe düştü.

 Buhara’dan Nurata’ya

buhara

Kalyan Minaresi- Buhara

Tuğrul ile Çağrı’nın Maveraün-nehir’deki güzergâhını izlemek, Harezm diyarından Buhara’ya, oradan da Nurata ve Semerkant’a uzanmak demektir. Harezm, Amuderya Nehri’nin aşağı çığırında, bugünkü Kızılravat kasabasından başlayıp nehrin Aral’a döküldüğü yere kadar uzanan mümbit bölgenin adı. Nehrin her iki yakasına yayılan bu topraklar şimdi Özbekistan ile Türkmenistan arasında bölünmüş durumda. Örneğin Harezm’in ortaçağdaki en önemli şehri Köhne Ürgenç Türkmenistan’da. Nehrin yatağının değişmesi nedeniyle terk edilince kurulan yeni Ürgenç ise Özbekistan’da. Harezm’in eski merkezi Kas, ki ünlü bilgin Biruni’nin doğduğu şehirdi, nehrin sağ sahilinde Hive’den bir günlük yoldaydı. Kalıntıları Ürgenç’in kuzeyinde Biruni kasabası yakınlarında. Eski Ürgenç ise nehrin sol sahilindeydi ve Selçuklular zamanında Kas kadar önemli değilse de daha sonra Harezmşahlar Devleti’ne başkentlik yapmıştı. En kuzeydeki Baratekin Oğuzlarla sınırı oluşturuyordu. Nehrin sol kıyısında, Ürgenç yakınlarındaki Hive ise bugün bile bir eski zaman şehri. İçan (İç) Kale olarak bilinen surlarla çevrili eski şehir saraylar, camiler, görkemli minareler, medreseler ve anıtmezarlarıyla Maveraünnehir’in ortaçağına ışık tutuyor. Bugün Dünya Miras Listesi’nde haklı bir yer edinen şehir, 17. yüzyılın başlarında Hive Hanlığı’nın başkentiydi. Hive’den Buhara’ya uzanan yol, yer yer yeşil bozkıra dalmakla beraber Kızılkum Çölü’nün içinden geçiyor. Bu çöl Oğuzların Maveraünnehir’deki en önemli barınağıydı. Kızılkum, yaşanılması imkânsız bir toprak parçası olarak düşünülse de, göçebe Oğuzlar için yurt tutulacak bir mekândı. Bu çölde sürülerini otlatıyor, saldırılardan korunuyor ve onun ikliminde demirden savaşçılar yetiştiriyorlardı. Yol boyunca kum akıyor. Durmaksızın su gibi akıyor. Sarı bir toz bulutu halinde yeri köpürtüyor. Eskilerin bildirdiği gibi; ta Sirderya ötesinden kalkıyor, Amuderya’ya dek Maveraünnehir’i boydan boya kat ediyor. Hatta onu da aşıp Horasan’ın Karakum’una karışıyor. Burada toprak hareket ediyor. Mekân dalga dalga kabarıyor. İşte eski Türklerin “barkan” (yürüyen yer) dediği şey bu. Çöl bozkırı kemiriyor; yağız yer, yer değiştiriyor. Üstündeki her şeyle birlikte. Hayvanlar, kuşlar, insanlar yerin bu hareketine ayak uyduruyor. Kumun üzerinde kayan bitkilerin, kum tepelerinden kaçan çayların, derelerin peşinde dolaşıp duruyorlar. Kızılkum Çölü’nün kıyısında ilerlediğimiz bu anda biz şanslıyız. Çölün en şefkatli zamanı çünkü. Harezm’den itibaren bize eşlik eden sert rüzgâr, Buhara’ya yaklaştıkça sıcak bir esintiye dönüşüyor. Yeşil bir örtüye bürünen bozkır şenleniyor. Kış boyunca Harezm kışlaklarında barınan Selçuklu göçerleri, baharla birlikte işte bu coşku içindeki bozkıra koşuyorlardı. Buhara’yı uzaktan süzüp kuzeye doğru hafif bir kavis yaparak “göğsü güzel” dağların koruyuculuğuna sığınıyorlardı. Bir Özbek şiirinde “Her kim biledir (kim biliyor) Nurata, Akdag, Garadagi…” deniliyor. Bin yıl öncesinden haber verenler, Selçukluların Buhara’nın kuzeyinde Nur diye bir yerde yaşadıklarından söz etmese biz de bilmeyecektik. Üstelik Özbekçe bir metinde denildiğine göre, “Bu etrapda ve onun tövereklerinde Türkmenler yaşayarlar”.

 

Türkmen Özbekler

Aslında Özbekistan’da Türkmenler sadece Nurata’da değil, daha da yoğun olarak Harezm’de, Karakalpakistan’da ve Semerkant ile Buhara’da da yaşıyorlar. Onlar bu ülkeye Özbeklerden önce gelmişlerdi. Bugün Özbeklerin “Türkmen ildeşlerimiz” ya da “Özbek Türkmen” dedikleri bu Türkmenlerin sayısı 150 bin olarak tahmin ediliyor. Onlar, bu topraklara ne zaman ve nereden geldiklerini iyi biliyorlar. Anayurt olarak Sirderya ötesini Karatau (Karaçuk) Dağları’nın eteklerini gösteriyorlar. Tarihçiler de onları, Selçuklularla birlikte “Seyhun ötesinden” gelip Maveraünnehir ve Horasan üzerinden batıya akan büyük Oğuz kitlesinden artakalanlar olarak kabul ediyorlar. Yine tarihçilerin bildirdiğine göre, Sirderya boylarında olduğu gibi Nurata bozkırlarında da, Moğol istilasına kadar yoğun olarak Oğuzlar oturuyordu. İstila onların çok büyük bir kısmını ta Anadolu’ya kadar sürükledi.Narşaki’nin daha 943 yılında yazdığı Buhara Tarihi’ne bakılırsa “uzak Türkistan’dan insanlar avlanmak için gelip daha sonra da yerleşik hayata geçerek toprağı işlediler. Böylece Tarkamrud, Pervane, Azvane ve Nur şehirlerini kurdular”. Doğrusu, Nurata’ya Oğuz göçü 10. yüzylılın ortalarında başladı ve Selçuk’un Yangıkent’ten ayrılmasıyla ivme kazandı. Selçuk’un oğlu Arslan’ın Nurata’ya gelmesi ve burada komşu devletlerin dikkatini çekecek kadar güç toplaması Nurata civarının yoğun bir Oğuz nüfusunu barındırdığını gösteriyor. Zaten Arslan’ın buraya gelişinden (985 ya da 986) itibaren göçün arkası kesilmedi. Gelenler sadece göçebeler değildi; Selçukluların ününü duyan alpler, bahadırlar, serüvenciler kılıçlarını onların hizmetine sunmaya koşuyorlardı. Karaçuk eteklerinden Nurata’ya göç eden Oğuzların kullandığı yol en önemli kervan yollarından biriydi ve yakın zamana kadar kullanılmıştı. Otrar yakınında Sirderya’yı geçiyor ve doğrudan çölü kat eden bir yolla Nurata’ya ulaşıyorlardı.

Cengiz Han 1219’da çıktığı Maveraünnehir seferinde Otrar kuşatmasına oğullarını memur edip kendisi Semerkant ve Buhara’yı fethetmek için ayrıldığında bu yolu kullanmıştı. Moğol istilası zamanında da bu bölgelerde Türkmenler yaşıyorlardı ve “kimsenin bilmediği” yolu Cengiz Han’a onlar göstermişti. O yüzden bu yola “Han Yolu” adı verilmişti. Barthold’un belirttiğine göre, “Otrar ile Nur arasında bugün bile kervan yolları vardır” ve Han Yolu bunlardan biri olmalıdır.

 

İskender-i Sani

sancar-turbesi

Sultan Sencer’in türbesi, Merv

Nurata’yla ilgili bir efsane de şehri Doğu ile Batı’yı birleştirme hülyasıyla Asya’yı fethe girişen Büyük İskender’in kurduğu yönünde. Şehrin sırtını dayadığı yalçın tepeye kurulan kale de zaten onun adını taşıyor: “İskender Zülkarneyn.” Selçuklular İskender’le ilgili söylenceleri ilk kez burada mı duydular bilinmez. Zira İskender, Asya halklarının zihnine istilacı bir fatih değil, kendi kahramanlarının soyağacında ilk sıraya yerleştirdikleri destansı bir kişilik olarak kazınmıştı ve efsanesi dilden dile dolaşıp duruyordu. Nurata, batıdan gelen İskender’in Maveraünnehir’deki en son kalesiydi, doğudan gelen Selçukluların ise ilk durağıydı. Epey sonra, Sirderya boylarından Marmara kıyılarına uzanan bir imparatorluk kurduklarında, onlar da İskender’i hatırladılar. Sultan Sencer’in unvanlarından biri “İskender-i Sani” oldu; yani İkinci İskender. Kalenin yükseldiği tepenin eteğinde, 9. yüzyıla ait olduğu belirtilen bir mescit sapasağlam ayakta. Adı Çaşma (pınar). Çevresine daha sonra inşa edilen medreselerle külliyeye dönüşen mescit bugün her an binlerce ziyaretçiyi ağırlayan bir ziyaretgâh. Sadece Nurata’dan değil, çevre şehirlerden ve hatta Afganistan’dan, Türkmenistan’dan gelen genç yaşlı, erkek kadın ziyaretçilerle dolup taşıyor. Her köşesinde dualar edilen, mescidinde beş vakit namaz kılınan ziyaretgâh, aynen Şanlıurfa’daki Balıklı Göl gibi, bir kutsal havuza sahip. Bu küçücük havuzda kutsal sayılan balıklar yüzüyor. Bir başka köşede hastalıklara, her türlü derde iyi geldiğine inanılan suyu yudumlamak, hatta yanlarında getirdikleri bidonlara doldurmak için çırpınıyor insanlar. Diğer yanda “kızlarla igitler” (yiğitler) göz süzüyorlar; ziyaret bahane, burası onlar için bir buluşma noktası. Nurata, Selçuklular oradayken de ziyaretgâhları ile ünlüydü. Kasabada bir cuma camisi ve ünü Orta Asya’ya yayılmış velilerin türbeleri bulunuyordu. Öyle ki bugün olduğu gibi dört bir yandan ziyaretçilerin akınına uğrardı. Nurata civarı Maveraünnehir’in en güzel bozkırlarını barındırıyor. Ancak Seyhun ötesinden göç eden Selçukoğullarının burayı seçmesinin tek nedeni bu değil. Nurata, askeri bakımdan Maveraünnehir’in en stratejik noktası. Emirler, hanlar Semerkant’ta ya da Buhara’da oturabilirler ama Nurata’ya hükmetmiyorsa Maveraünnehir’in hâkimi olamazlar. Barthold, kasabayı “tarım arazisi ile bozkır sınırında olduğu için” önemli sayıyor. Bu yönüyle Nurata bölgesi, bozkırlı göçebeler için bir “uç”tur. Ne Karahanlılar ne de Gazneliler, bir yandan dağların bir yandan da çölün koruyup gözettiği Selçukluları burada izlemek cesaretini gösterebilmişlerdir. Arslan İsrail, Gazneli Mahmud tarafından esir edilmeden önce, elde ettiği ünü ve büyüklüğü buraya borçludur. Sirderya boylarını terk edip kitleler halinde Nurata bozkırlarına doluşan göçebe Oğuzlar için burası hem en yaşanılacak hem de en korunaklı bölgeydi.

 

Turan’dan İran’a

Gazneli Mahmud, Arslan’ı esir alıp götürmeseydi, belki de bu Oğuzlar yerlerinden kımıldamayacaktı. Dört bin çadırlık bir Oğuz kitlesi muhtemelen 1025 yılı civarında Amuderya Nehri’nin kıyısına indi. Gazne Sultanı Mahmud’dan, Horasan’a geçiş izni istiyorlardı. Güya “beylerin (herhalde Çağrı ve Tuğrul Beylerin) zulmünden” kurtulmak istediklerini söylüyorlardı. Tus Valisi Arslan Cazib, kabul etmemesi için Mahmud’u uyardı; hiç değilse “ok atamamaları için nehri geçmeden önce başparmaklarının kesilmesini” istedi. “Ne gaddar adam imişsin!” dedi Mahmud ve onların geçişine izin verdi. Geride kalanlar, Çağrı ve Tuğrul Beyler önderliğindeki Selçuklular ise bu olaydan yaklaşık on yıl sonra, Harezm’de konakladıkları bir sırada Cend hâkiminin saldırısına uğradılar. Yedi, sekiz bin kişiyi kurban vererek büyük bir felakete düştüler. Kalanları koruma sözü veren Harezmşah Harun da, Gazne sultanı tarafından öldürtülünce, Maveraünnehir’de dayanakları kalmadı. Çaresizdiler.

“Ansızın sudan (Amuderya’dan) geçtiler. O gün nehirden geçenler 900 atlı idi.” Bu Turan’dan İran’a geçişin son adımıydı. Selçukluları devlet ve ikbal sahibi yapacak asıl serüven şimdi başlıyordu. 

 

www.kesfetmekicinbak.com

2 Yorum »

Yorum yazın !

Add your comment below. You can also subscribe to these comments via RSS

“Türk Milletinin dili, Türkçedir. Türk Dili dünyanın en güzel, en zengin ve en kolay dilidir.”

You can use these tags:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong> 

This is a Gravatar-enabled weblog. To get your own globally-recognized-avatar, please register at Gravatar