Başyazı »

17 Nisan 1899 yılında Âzerbaycan’ın Gence şehrinde dünyaya geldi. Genceli Ismail Bey ve Gevher Hanım’ın oğludur. İlkokulu Semerkand’da, liseyi Gence’de …

Devamını okuyun »
Kütüphane

E-kitap olarak sunulan kitapların tamamı tanıtım amaçlıdır. Telif hakkı olduğunu düşündüğünüz eserleri bize bildirebilirsiniz.

Kültür&Sanat

Tarihin başlangıcından günümüze kadar Türklerin dünya medeniyetine kazandırdıkları

Belgeseller

Kadim Türklerle ilgili pek çok bilinmeyene ışık tutan birbirinden güzel belgeseller

Arkeoloji

Yerli ve yabancı araştırmacıların gerçekleştirdikleri arkeoloji çalışmaları

Duyurular

Türk tarih araştırmalarında son gelişmeler, konferanslar, sempozyumlar

Anasayfa » Başyazı

Avrupanın Türk Korkusu

« Bu kanlı hayvanı, çarmıha gerilmiş İsa’nın düşmanı olan acımasız ejderhayı görmüyorsunuz belki de? Elbette şu kâfir Türklerden bahsediyorum. Önce Şark’ı yerle bir ettiler ve iğrenç kokan nefesleriyle sayısız Hıristiyanı zehirlediler. Şimdi İtalya’ya yaklaşıyorlar ve bir harabeye çevirmek istedikleri Roma kilisesine saldırıyorlar. »

Bu satırlar 16cı ve 17ci yüzyıllarda gerçek bir best-seller olan ve hemen bütün Avrupa dillerine çevrilen bir kitaptan, « Türklerin gelenekleri ve gizli kötülükleri » adlı hatırattan. Aslı Latince olan kitabın yazarı Macaristanlı Georges 1526’da Osmanlıların eline esir düşüyor ve 13 yıllık esareti sırasında önce Müslüman oluyor ardından da Bektaşi . Macaristanlı Georges’un verdiği teknik bilgiler o kadar ayrıntılı ve bugünkü bilgilere o kadar yakın ki söylediklerinde samimi olduğunu düşünüyor birçok tarihçi.

Bizim Kur’an’dan daha doğrusu Kehf ve Enbiya surelerinden tanıdığımız Yecüc ve Mecüc (Batı dillerinde Gog ve Magog) Avrupa’daki inanışa göre dünyanın en doğu ucunda (bazılarına göre Kafkasya’da) yaşayan insan yiyen korkunç yaratıklar. Bronz bir kapıyla kapatılmış duvarların arkasına hapsedilmiş köpek başlı canavarlar söz konusu kimi rivayetlere göre. Ahiret günü bu kapılar açılacak ve Kıyamet’in ilk ateşlerini işte bu yaratıklar yeryüzüne taşıyacaklar.

Savaş meydanı

İşte Osmanlıların durdurulamaz ilerleyişi Türklerin bu Gog ve Magoglardan olduğu inancını yayıyor 1400’lü yıllarda. Gerçekten de 1444’te Varna, 1448’de Kosovosavaşları , ardından da 1453’teİstanbul’un fethi Avrupalıları öylesine korkutuyor ki böyle büyük yenilgilerin ancak Tanrı tarafından kendilerine verilmiş bir ceza olabileceğini düşünüyorlar.

Peki ama 500 yıl öncesinde kalmış askeri yenilgiler nasıl oluyor da bugün hayatta olan Avrupalıların ortak hafızasında bir Türk korkusunu böyle diri tutabiliyor? Osmanlı ne ilk ne de son ordu Avrupa’yı korkutan. Hun ve Viking akınları, Arapların İspanya’yı almaları ve bugünkü Fransa’nın içlerine, Poitier’ye kadar gelmeleri, İngilizlerle yapılan Yüz Yıl Savaşları, 100 milyon insanın ölümüne yol açan II. Dünya Savaşı … Bütün bunlar Türk korkusunun yerine başka bir korkuyu koymaya yetmedi. Neden?

Bir ipucu 1461’de Papa II. Pius’un Fatih Sultan Mehmet’e yazdığı mektupta bulunabilir:

“Kusursuz bir Hıristiyan olmak için Türk’ün neyi eksik? Oruç tutuyorsunuz, sadaka veriyorsunuz, hacca gidiyorsunuz, verdiğiniz sözü tutuyorsunuz. Merhametli ve misafirperversiniz. Bütün farkımız bir kaç damla su”.

Fatih’i Hıristiyanlığa davet eden bu mektupta “bir kaç damla su”elbette vaftiz suyunu kastediyordu. Osmanlıların diğer yabancı ordulara bakarak önemli bir farkı vardı : Avrupalıyı“Avrupalı” yapan ne varsa“Türk” o alanların hemen hepsinde Avrupalı’dan üstündü. Dönemin bir çok tarihçisi Istanbul’a Roma Rediviva (Dirilmiş Roma – Dünyanın yeni başkenti) demiyorlar mıydı?

Avrupalının en gurur duyduğu savaşçısı Frank şövalyeleriydi. Gelin görün ki Haçlı savaşlarından sonra yaygın deyim “nullus homo naturaliter debet esse miles nisi Franci et Turci” oldu. (Franklar ve Türkler dışında kimse şövalye olduğunu söylemesin)

Barış zamanı

Sanatı, kültürü, mimarîsi ile de Doğu Batı’yı kıskandırıyordu. Hamamları, kahvesi, nargilesi, zengin mutfağıyla Osmanlı ne Vikinglere ne de diğer yağmacılara benziyordu.

 

Özetle Türk’ün üstünlüğü savaş meydanıyla sınırlı kalmıyordu. Meselâ devlet organizasyonunda Türk Avrupalıyı kendine hayran bırakıyordu. 16cı yüzyılda İstanbul’da görev yapan bir büyükelçi yazdığı mektupta şöyle diyor:

“Türklerin ülkesiyle bizim ülkemizi karşılaştırdığım zaman korkudan titriyorum. Onlarda cemiyette yükselmek için bilgi, beceri ve çalışkanlık yeterli. Bizde ise soyluluk şart. Bunun için Türkler giriştikleri her işte başarılı oluyorlar.”

Toplumsal yapı ve ahlakî konularda Avrupalıların algısını Macaristanlı Georges’dan dinleyelim :

“İstisnasız gittiğim her yerde, bütün Türk ülkesinde kadınların ahlakı ve erdemi bizimkilerin çok üzerinde. Kıyafetleri sade, bedenleri örtülü. Ev dışındaki davranışları asla yabancı bir erkeğin dikkatini çekecek şekilde değil… [Daha sonra kendi ülkesindeki kadınlara hitaben] Ah kadın, sineni, bacaklarını açıkta bıraktığın, yabancı erkeklerin bakışlarını çektiğin hatta zina yaptığın zaman evlilik bağına sadık kaldığını mı zannediyorsun? Ya bütün bunlara göz yuman kocan?”

Kadın-erkek ilişkilerindeki farkların şaşırttığı tek kişi Macaristanlı Georges değil elbette. Suriye’li bir prens olan Usama ibni Munkid hayretle şunları aktarıyor günlüğünde :

“[Haçlılardan] bir karı-koca görüyorsunuz dolaşıyorlar, kadın başka bir adamla sohbete dalıyor, kocası uslu uslu tek başına yola devam ediyor.”

Türk bilmecesi
Katolik Ispanya ve Portekiz’in Müslüman ve Yahudi vatandaşlarına Engizisyonyoluyla eziyet ettiği hatta soykırım yaptığı yıllarda Osmanlı Yahudi ve Hıristiyan tebasına devlet yönetimi de dahil olmak üzere önemli sorumluluklar ve yükselme imkânı tanıdı.

 

Hıristiyan olup da Osmanlıya büyük sadakat gösteren Sırp, Ermeni, Gürcü hattaVenedikliler Avrupa için hep çözülmesi imkânsız bir bilmece oldular. Bilgi ve becerilerine uygun saygı ve refahı Hıristiyan toprağında bulamayan Hıristiyanların Müslüman bir sultan’ın emrine böyle gönüllü girmeleri Kiliseninsiyasî doktrinleri için tam bir yıkım demekti. Avrupalı kendini ideolojik düzlemde de alt eden Türk’e karşı asırlarca ezik kaldı.

Bin yıl boyunca Avrupa adına girişilen askerî, dinî, ekonomik, siyasî her türlü proje Türk engeline çarptı. “Türk” avrupalının en sabit ve en yenilmez rakibi oldu, diğerleri gibi düşmanı değil. Kılıç Aslan’ın 1096’da Birinci Haçlı ordusuna verdirdiği kayıplardan Napoleon’un 1798’de Mısır’daki Akka yenilgisine hatta 1915Çanakkale savaşına kadar Türk ülkesi Avrupalı için başarısızlığın adresi oldu hep. Amerika kıtasının “keşfinin” büyük heyecan uyandırdığı yıllarda bile Türkler hakkında yazılan ve adına Turcicadenen eserler Amerika hakkında yazılanların iki misli kadardı. (Michel Jolivet – CNRS, 2002) Bu yönüyle Avrupalı kimliğinin oluşmasına büyük katkısı oldu. Avrupalı kimliğinin sınırlarını çizen bir “öteki” oldu Türk. Avrupalı olmak demek Türk olMAmak, Türk’ün tersi olmaktı.

İşte bugün “Türkler Avrupalı değil” söyleminin arkasında yatan bilinçaltındaki gerçek bu kanaatimizce. İnsan hakları, ekonomi, tarih veya başka alanlardaki bahaneler öne sürülerek gizlenmeye çalışılan, Avrupalı’nın korkusu, öcüsü, “ötekisi” olan Türk aslında onun kimliğinin de ayrılmaz bir parçası. Bu bağlamda Türkiye’nin AB üyeliği insanlık tarihinin en büyük psikanalitik laboratuarını oluşturuyor.

Kaynak: derindusunce.org

Yorum Yazın!

Add your comment below, or trackback from your own site. You can also Comments Feed via RSS.

“Türk Milletinin dili, Türkçedir. Türk Dili dünyanın en güzel, en zengin ve en kolay dilidir.”

Şu etiketleri kullanabilirsiniz:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong> 

> Gravatar.