Başyazı »

Yorum Yap |

Pekin’deki Yasak Şehir, tarih boyunca 24 Çin imparatorunun sarayı oldu. Fakat yüzyıllardır, Moğol imparatoru olan Kubilay Han’ın, 13. yüzyılda Pekin’deki sarayının yeri bir sır olarak kalmıştı. Yeni çalışmalar sırasında, Kubilay Han’ın kurduğu Yuan Hanedanlığı’nın sarayına ait …

Read the full story »
Kütüphane

E-kitap olarak sunulan kitapların tamamı tanıtım amaçlıdır. Telif hakkı olduğunu düşündüğünüz eserleri bize bildirebilirsiniz.

Kültür&Sanat

Tarihin başlangıcından günümüze kadar Türklerin dünya medeniyetine kazandırdıkları

Belgeseller

Kadim Türklerle ilgili pek çok bilinmeyene ışık tutan birbirinden güzel belgeseller

Arkeoloji

Yerli ve yabancı araştırmacıların gerçekleştirdikleri arkeoloji çalışmaları

Duyurular

Türk tarih araştırmalarında son gelişmeler, konferanslar, sempozyumlar

Anasayfa » Başyazı

Türk Tarihi ve Sosyolojimiz

Türkiye’de daha sosyoloji çalışmalarının baş­langıcında Batı açıklamalarının ve sosyoloji öğretilerinin yetersizliği duyulmuş ve tarih ile sosyoloji ilişkisi sosyolojimizin en önemli sorunu ola­rak kalmıştır. Sosyolojimizin tarihle ilişki kurma ve ta­rih bilgisini kullanma çabasına rağmen bu ilişki yakın­laşma ve yapıştırma ile sınırlı kalmıştır. Bu çalışmalar genel sonuçlara, sosyolojide kullanılmaya hazır bilgilere dönüşmemiştir. Türk sosyolojisinin tarih ile ilişkilerinin düzenlenmesi ve bu ilişkilerin alacağı biçim konusu gü­nümüzde de önemini sürdürmektedir. Sosyoloji ile Türk tarihi arasındaki ilişkiyi temel ve zorunlu bir ilişki oldu­ğu için önemsiyoruz. Türk tarihinin incelenmesi iki açı­dan önemlidir. Birincisi mevcut tarih açıklama ve kav­ramları tüm ülke tarihlerini kapsamamaktadır. Bu ek­siklik, en açık biçimde Türk tarihinin ele alınmasında görülmektedir. Geleneksel ve Batı kaynaklı tarih açıkla­malarının tüm toplumları kapsamadığının başka örnek­leri de vardır. Söz gelişi Çin tarihi için de aynı şey söyle­nebilir. Ancak Türk tarihinin önemli bir farklılığı ve üs­tünlüğü bulunmaktadır. Sosyoloji­miz bu nedenle Türk tarihi üzerin­de çok daha özen ve önemle durma­lıdır. Türk tarihi bilinen açıklama­ları asan, daha geniş kapsamlı bir açıklamaya izin vermektedir. Ayrıca bu yeni açıklama, bilinen açıklama­ları asacağı için elbette yeni kav­ramlar ve yeni bir yaklaşım biçimi­ni de gerektirecektir. Bu yeni yakla- sım biçimi aynı anda yeni açıklama­nın da zorunlu ön koşuludur. Açık­lamaya ulaşmadan önce yeni kavram ve yaklaşım biçimlerine sahip olun­malıdır. Bu bilinen açıklamaları asan, onları kapsayan yeni yaklaşım biçimi olayları bir bütün içinde de­ğerlendirmemize de izin verecektir. Yaklaşım biçimi öncelikle belli bir tarih ve toplum görüşüne bağlılıktır ve tarih olayları önünde sınanacaktır. Bu yaklaşım, eldeki açıklamaların tümüyle dışında değildir. Tümüyle dışında değildir ama varolan açıklamaları asısı ayrıntı düzeyinde kalmayacak, tarihe gerçek anlamını kazandıracaktır.

Fotoğraf: Moğolistan Gobi Çölü Kaya Resimleri 2012- Servet SOMUNCUOĞLU

Fotoğraf: Moğolistan Gobi Çölü Kaya Resimleri 2012- Servet SOMUNCUOĞLU

[pullquote align=”right”]Türk tarihi Batı açıklamalarıyla uyuşmamaktadır.[/pullquote]Türk tarihi Batı açıklamalarıyla uyuşmamaktadır. Bunun en önemli göstergelerinden biri, Türk toplumun­da Batı benzeri sınıfların yokluğudur. Bu önemli bir özelliktir. Çünkü Batı tüm gelişmeleri sınıflar üzerine kurduğu kuramlar aracılığıyla açıklamaktadır. Bir kısım açıklamalar sınıf çatışmasına, bir kısım açıklamalar ise belli sınıflara tanınan özellik ve üstünlüklere dayandırıl­maktadır. Türkiye’de Batı benzeri sınıfların yokluğuna başkalarınca daha önce de değinilmiştir ama Türk tarih ve toplumunun özelliklerini tanımak amacıyla değil, Türk tarih ve toplumu ile ilgili marxiste yaklaşımları en­gellemek, yasaklamak içindir. O nedenle de bu açıkla­malar verimli olmaktan uzaktır. Batı’da konu belli bir nedenle gündeme getirilmiş, tarih ve toplum gelişmele­rini tanımlamak için bize belli bir sınıf tanımı verilmiş­tir. Sınıfları saptamanın en kestirme ama yetersiz yolu toplum içinde el­de edilmiş konum ya da zenginlik farklarını ölçü olarak almaktır. Bu yolla toplumlar arası benzerlikler, yanıltıcı paralellikler kurmak olası­dır. Yine birtakım yazarlar marxiste  açıklamalara set çekmek, bir başkatakım yazarlar da aradaki farkı belir­tebilmek için sınıf yerine toplum ta­bakalarından ya da kastlardan söz etmektedirler. Sınıfın bizi ilgilendi­ren yönüyle en önemli özelliği top­luma ve dolayısıyla tarihe yön vere­bilmesidir. Buna karşılık toplumun kuruluş ve işleyişinin gereği top­lumda bir yapılanma, işbölümü ve görev dağılımı ortaya çıkmaktadır. Bunun sonucu ortaya çıkan toplum kesitleri topluma yeni bir yön, yeni bir dinamizm ve denge kazandırma değil, aksine kurulu düzenin denge ve dinamizmine süreklilik kazandırma rolünü üstlenmiş­lerdir. Bu açıdan Doğu’da tarih boyunca sınıf niteleme­sini hak etmiş toplum kesitlerinden söz edebilmek güç­tür. Doğu‘da sınıf yokluğu nedeniyle herhangi bir yeni atılım ve gelişme olmadığı, böyle bir olanağın bulunma­dığı belirtilmektedir. Bu nedenle Doğu toplumları ka­palı, durgun, tarih-dışı toplumlar olarak tanımlanmak­tadır. Bu görüş Doğu toplumlarının gelişmeye açık ol­madığı önyargılarına da dayanak olmaktadır. Sınıflı top­lum kavramı ile Batı kendini tarihin yaratıcısı olarak gösterecek, Doğu’da sınıfların olmaması dolayısıyla bu toplumlar tarihsiz toplumlar olarak gösterilecektir.

Gerçekte Doğu toplumlarında gelişmenin kaynağı toplum parçaları, toplum kesitleri değil, toplum birliği­dir ve bu birlik de Devlet aracılığıyla mümkün olabil­miştir.

Pazırık Kurganı- Keçeden yapılmış bir at eyeri

Çözümün ve çözüm arayışının ilk ve en açık be­lirtisi siyasettir. Doğu’da Devlet toplumun kendi ilişki­leri içinde çözemediği sorunlara yanıt getirmiştir. Esas değişme, gelişme siyaset düzeyindedir ve çözümün, çö­züm arayışının ve gelişmenin kaynağı Devlet aracılığıy- ladır. Tepeden inme inkılapçılık görüşleri de Devlet’in bu özelliğiyle ilgilidir. Buradan bizim darbeci girişimle­ri desteklediğimiz sanılmasın. Devlet eliyle toplum çı­karının kollanması ve geliştirilmesinde herhangi bir olumsuz yön görmediğimiz gibi, toplum çıkarını tem­silden uzaklaşıp topluma yabancı değerlerin tepeden dayatılmasını da onaylama­mız söz konusu olamaz. Açıklamamız Batı örneğin­de de geçerlidir. Feodalizm örneğinde sınıflar toplu­mun kuruluş ve işleyiş ge­reği olarak toplumda belli bir yapılanma ve görev da­ğılımı rolünü üstlenmişler­dir. Herhangi bir sıçramayı bünyelerinde taşımamışlar­dır. Batı tarihinde verili düzen içinde önemli çıkar uyuş­mazlıklarına, köylü ayaklanmalarına karşılık yeni bir düzene yol açacak bir çatışmaya tanık olunmamaktadır. Aksine burjuva sınıfı mevcut ilişkiler dışında getirdiği çözüm ile öncülük görevi üstlenmiştir. Nereden çıktığı belli olmayan, mevcut üretim ilişkileri içinde ağırlığı ol­mayan burjuvazi bu ilişkiler ile çatışma içine girerek, kendi iktidarını toplumlar arası ilişkilerde kurmuş oldu­ğu yeni dengeye dayandırmıştır. Geleneksel egemen güçler yeni gelişmeler önünde etkisiz kalmıştır. Bu ne­denle gerçekte Batı tarihi ve burjuvazinin ortaya çıkısı da yeni bir açıklamaya muhtaçtır. Burjuvazinin ortaya çıkısı Batı toplumunun kendi doğal gelişmesinin bir ürünü değildir. Batı’da tarih ve toplum gelişmelerini ta­nımlamak için öne çıkarılan sınıfların rol ve görevleri, sınıfsal yapıda ortaya çıkan değişiklikler ve belli sınıfla­rın öncülüğü bir başka biçimde açıklanmalıdır. Türk ta­rihinde Batı benzeri sınıfların yokluğu da bu anlamda önem taşımaktadır.

Türk tarihinin Batı açıklamaları ile uyuşmayan bir diğer yönü de tarihin dönemlendirilmesindeki uyum­suzluktur. Batı kaynaklı genel tarih dönemlendirmesi belli bir biçimdedir.

Eski Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ ayrı­mı getirilmektedir. Bu üçlü ayrım yaygın bir tarih dö­nemlendirmesi olarak karsımıza çıkmaktadır. Bizde de benimsenen ve üniversitelerimizde tarih bölümü ana bi­lim dallarına temel oluşturan bir dönemlendirmedir. Orta öğretimde de öğretilen bu tarihi dönemlere ayıran anlayış belli bir toplumsal gelişme kuramının ürünüdür. Ama Türk tarihi ile ne ölçüde örtüştüğü tartışmalıdır. Dönemlendirme Batı toplumlarında görülen üç asamaya tekabül etmektedir (Sosyolojide görülen üçlü veya daha fazla dönemlendirmeler de aynı gelişme çizgisinin dışın­da değildir). Belli ölçüde de Batı gelişmesini bize tanıt­maktadır. Her dönem süresince belli bir denge söz konu­sudur ve önemli bir değişiklik yoktur, dönem değişik­likleri dengenin bozulmasını göstermektedir. Eski Çağ, Orta Çağ ve Yeni Çağ dönemlendirmeleri kölelik, feoda­lizm, kapitalizm karşılığı olarak Batı toplumlarının ta­rihi gelişme aşamalarını göstermektedir. Belli ölçüde de­dik. Bu dönemlendirmede Batı tarihi sınırları içinde ka­lınmış olsa bile Yeni ve Yakın Çağlar bölünmesini açık­layabilmekte güçlükler bulunmaktadır. Yine Orta Çağın sonu feodalizmin de sonu anlamını taşıması gerekirken(aynı mantıkla feodalizmi çağrıştıran belli kurumla­rın Batı-dışı toplumlarda görülmesi o toplumların Orta Çağ toplumu suçla­masına neden olmaktadır) feodalizmin Batı’da kesin tasfiyesi genelde Fransız devrimi ve sonrasındadır. Diğer bir deyişle Yeni Çağ ile neyin asıldığı ve Yeni Çağ ile Yakın Çağ arasındaki dönem tartışmalıdır. Dün­ya egemenliğinin kazanmış olduğu her yeni biçim ve denge, bu yeni biçimin süreklilik gösterebilmesi için belli bir mücadeleyi de ortaya çıkarmıştır. Batı tarihinde bir dönemden öbür döneme geçiş belli nitelik değişikli­ğine neden olmaktadır. Başka deyişle bu değişiklikler belli toplum aşamalarına denk düşmektedir. Ancak aynı nitelik değişikliklerine, toplum aşamalarına Türk tari­hinde tanık olmak mümkün değildir. Bunun farkına va­rılmasının belki bir göstergesi, Osmanlı tarihinin ayrı bir dönemlendirilmesine gidilmesidir. Osmanlı tarihi kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme, yenileşme olarak dönemlendirilmektedir. Bu dönemlendirme Batı tarih dönemlendirmesinden ayrı bir gelişmeye işaret etmekte­dir. Ama bazı tarihlerde kesişme söz konusudur. 1453 hem Yeni Çağın, hem de Osmanlı’da yükseliş dönemi­nin başlangıcıdır. Elbet bu bir rastlantı sonucu değildir. Buradan Batı tarih dönemlendirmesinin evrensel olduğu sonucu çıkarılmasın. Ancak Batı’yı da kapsayan bir dün­ya tarihi açıklamasında bu kesişmenin gerçek anlamını bulması mümkündür. istanbul’un fethi dünya tarihi için önemli bir olaydır, ama aynı olay Batı tarihi içinde ayrı bir anlam ifade etmektedir. Toplumların farklı kimlik ve çıkarlarının yol açtığı çatışma ve çelişkiler sonucu top­lumlar arası ilişkiler gelişmektedir. Farklı kimlik ve çı­karlara rağmen taraflar kendi serüvenlerini aynı olay içinde, toplumlar arası ilişkilerde kazanmışlardır. Batı tarih dönemleri veya örgütlenme modelleri Doğu-Batı çatışmasının aldığı biçim üzerine kuruludur. Bu ilişki­lerde Batı’nın rolünün değişmesi büyük yapı değişiklik­lerine neden olmaktadır. Batı toplum örgütlenmesinde görülen değişiklikler toplum gelişmesinin doğal bir uzantısı değildir. Bu nedenle XIX. yüzyılda Batı’da gö­rülen yeni gelişmeler temeli gereği geleneksel toplum yapısının dışında ve geleneksel yapıyı yıkarak gerçekleş­miştir. Aynı çatışma Türkiye’deki gelişmelerin de kay­nağıdır. Türkiye bu çatışmada kıyı bir konumda değil­dir. Buna karşılık Batı tarihi­nin dönemlendirilmesi ile Türk tarihi dönemlendirilmesi uyusmamaktadır. Bu bir çeliş­kidir. Bu çelişkinin açıklaması, daha doğrusu açıklama var, çe­lişkinin gündeme getirilmesi gerekir. Ancak bunun yerine belli önyargılarla Türk toplum ve tarihine suçlamalar getiril­mektedir. Getirilen açıklama­larla Türk toplumu tarih dışına itilmekte veya Batı tarihi dı­şında kalmış kenarda bir aktör olarak görülmektedir.

mogolistan-da-kesif-4

Moğolistan’da 2012 yılında bulunan ve Göktürk dönemine ait olduğu tespit edilen mezarın duvarından bir görüntü

Batı eksenli tarih anlayışı Batı’nın bazı olayları yönlen­dirdiği, biçimlendirdiği görü­sünün ürünüdür. Batı-dışı top­lumların gelişme çizgilerini de Batı tarihi dönemlerine oturta­rak tarihi Batı ekseni çerçeve­sinde açıklamayı amaçlamaktadır. Böyle bir yaklaşımın kendi sorunlarımızı anlamamıza ve kendi tarihi biriki­mimizi değerlendirmeye ne kadar izin vereceği soru ko­nusudur. Batı eksenli bu bakış açısının çeşitli sonuçları vardır. Bunların basında Batı-dışı ülkelerin geri kalmış­lığı görüsü gelmektedir. Buna ek olarak Batı-dışı ülke­lerin ayrıca Batı’yı izlemek ve Batı modelini benimse­mekten başka bir yolu olmadığı yargısına varılacaktır. Böylesi bizim açımızdan kabulü mümkün görülmeyen sonuçların dışında Batı eksenli gelişme çizgisi, Batı ta­rih dönemlendirmesinin evrenselliği konusu bizzat bazı sorunlar taşımaktadır. Batı tarih aşamalarının evrenselli­ği, özellikle günümüz Batı toplum modelinin tüm dün­yanın tartışmasız benimsemesi gereken model olduğu savına dayanmaktadır. Batı toplum modelinin tek model olduğu yargısı öbür toplum modellerine yasam hakkının tanınmayacağı anlamına da gelmektedir. Batı tarih dö­nemlendirmesinin evrenselliği de bu savı desteklemek amacıyla ortaya atılmıştır. Ama buna karşılık yalnızca feodalizme bir yaygınlık kazandırılmaktadır. Çeşitli ta­nımlamalarla göçebe feodalizminden askeri feodalizme kadar aklınıza gelebilecek her türden feodalizmle feodal aşamanın evrenselliğinden kuşku duyulmamaktadır. Bu­na karşılık kölelik ve özellikle kapitalizm Batı tekelin­dedir. Kölelik olarak değil ama Yunan uygarlığı olarak söz konusu asama Batı’ya ait biricik ve benzeri olmayan olay olarak tanıtılmaktadır. Kapitalizmin evrenselliği ise Batı-dışı ülkelerde ancak az-gelişmişlik biçimindedir. Bu anlamda kapitalist asama da Batı tekelindedir. Elbet burada Japonya bu açıklama dışında gibi görülmektedir. Japonya’nın varlığı Batı tarih açıklamalarının çürütül- mesi tehlikesi önünde Batı açıklamalarının evrenselliği­ni kanıtlamak için öne sürülmüştür. Önce Rusya‘nın As­ya içlerinde ilerlemesine engel olmak amacıyla ingilte­re’nin desteği ile çok önemli gelişmelere yol açmış bulu­nan 1905 Rus-Japon savaşı ile Japonya öne çıkarılacaktır. Ar­kasından II. Dünya Savası son­rasında Çin‘in sosyalizmi seç­mesi karsısında Japonya‘ya Ba­tı tarafından yeni bir görev ve­rilmiştir. iki atom bombası ye­miş, Batı’ya hiçbir karsı çıkma gücü kalmamış Japonya Batı- dışı toplumlara Batılılaşmanın örneği olarak gösterilecektir. Japonya Doğu’da Batılılaşmış tek ülkedir. Ancak Çin karşı­sında Doğulu bir toplum ola­rak kalabilmesinin önemi ne­deniyle Japonya’ya Doğulu gö­rüntüsü veren özelliklerinin folklorik düzeyde korunmasına izin verilmiş, dahası yüreklendirilmiştir. Buna karşılık Tür­kiye’de tarihte kazanılmış özel­liklerimizin bir suçlama nede­ni sayılması üzerinde dikkatle durulması gerekmektedir. 11 Eylül olaylarından sonra yakın bir gelecekte Yakın Doğu ülkelerinin kimliklerini anımsatacak her özelliğin bir suçlama nedeni sayılması ile bu durum bizim açımız­dan daha da çarpıcı sonuçlara gebedir. Batı tarih dönem- lendirmesi Türk toplumunun tarihteki serüvenini anla­mamıza izin vermediği, Türk tarihi ile örtüsmediği gibi aksine önemli sorunlara neden olmaktadır. Bu durumda toplum dinamiğini ortaya çıkarmada belli güçlüklerle karşılaşılmaktadır. Tarihimizi değerlendirmeyen bu kav­ram ve kuramlar günümüz olaylarını anlamamıza izin vermediği gibi toplumumuzun güç ve yeteneğinin orta­ya konulmasını da amaçlamamaktadır. Toplum ve tari­hin kaynağı ilişkilerdir. Türk toplum ve tarihinin önemi ve üstünlüğünü bu ilişkiler içinde ele alarak değerlen­dirmek gerekmektedir. Sosyolojinin tarih bilgilerinden yararlanması öncelikle toplum açıklama modellerinin oluşturulması ve toplum olayları ile buna bağlı tarih dö­nemleri arasındaki ilişkilerin toplum yasaları, olaylar arasında düzenli ilişkiler biçiminde ortaya konmasıyla mümkündür.

Ayrıntılar üzerinde durmak istemiyoruz. Çalışmala­rımız sırasında sıkça değinildi. insanoğlu, doğayla doğ­rudan ve kendiliğinden kurduğu ilişkilerin gereksinme­lerine yanıt vermemesi, yaşamını sürdürmesine izin ver­memesi sonucunda kendi gücüyle ve başka insanlarla kurduğu ilişkilerle doğa karşısındaki eksikliklerini ka­patma yoluna gitmiştir. Bu ilişkiler toplumun kaynağı­nı oluşturmaktadır. Toplum biçiminde yasam tarihi bir olaydır, toplum Tanrı yazgısı olmadığı gibi toplumu iç­güdü ile açıklamak da mümkün değildir. Toplumun sı­nırını çizen, ona özelliklerini kazandıran ilişkiler sorun­larının çözümü ile ilişkilidir. Bu ilişkiler canlı, dinamik ilişkilerdir.

Hiongnu -Hun dönemine ait bir taç

Hiongnu -Hun dönemine ait bir taç

Bir kez ve değişmez biçimde top­luma dışarıdan verilmiş değildir. insan çabasının ürünüdür. insan toplum yaşamına etkin bir biçim­de katılmakta, ilişkilerde etkin bir rol oynamaktadır. Bu nedenle bu çabanın sonucu toplum ilişkileri biçim değiştirebilmiş ve yeni bir yön kazanabilmistir. Toplum belli sorunları astıkça yeni sorunların gündeme gelmesi ya da daha önce geri planda kalmış sorunların ön plana çıkması, bu sorunların çözül­mesi için yeni ilişkileri gerektir­miştir. İlişkilerde görülen bu geliş­me tarihin de kaynağıdır. Aynen ve durmadan yinelenen ilişkiler zinci­ri içinde zaman boyutunu yakala­mak, kavramak olanağı bulunmamaktadır. Ancak insanoğlu yaşadı­ğı deneylerden gerekli sonuçları çıkarmıştır. Tarihte so­runların çözümü hep bir üst düzeyde gerçekleşmiştir. Her yeni çözüm de eski ve bilinen sorunların çözümünü içermektedir. Böylece tarih başıboş, rastlantısal, anlam­sız bir hareket değildir. Belli bir birikimi, zenginleşme­yi içeren, ilerlemeye açık bir süreçtir. Tarihi gelişme ve birikim hiç kimsenin karsı çıkamayacağı bir gerçeklik­tir. Üst düzey ilişkiler öbür ve alt düzey olayları kavra­maya izin verdiği gibi, bu olayların asılmasına ya da ye­ni bir anlam kazanmasına da yol açmıştır. Genel kavram­lardan somut kavramlara, bütünden özele ve tekile giden yöntemin toplum bilimlerinde tek geçerli yöntem olusu da boşuna değildir. Fizik ya da doğa bilimlerinde belki parçalardan bütüne gitmek, bütünün bilgisini elde et­mek mümkündür ama toplum olaylarının anlaşılmasın­da bütünü kavramamıza izin verecek kuramdan yoksun­luk gerçekleri tüm boyutlarıyla kavramamıza engel oluşturmaktaır.

Sosyolojide ve toplum bilimlerinde küçük birimler­den, ayrıntılardan yola çıkarak belli sonuçlar çıkarma ça­bası da sonuçta bütünsel kuramdan bağımsız değildir.

İlişkilerin çok yönlü ve karmaşık olması nedeniyle top­lum olayları ancak bütün ile olan ilişkilerinde gerçek an­lamını bulabilir. Sosyoloji bu yönde bir çaba olmasına karsın bu çabası çok genel ve soyut düzeyde kalmıştır. Getirilen kalıpların Türk toplum ve tarihi ile uyuşması mümkün değildir. Bütünü elde etmemize izin veren ku­ramlar soyut ve mutlak değerler veya bizim kendilerine önem atfettiğimiz değerler üzerine değil, toplum yaşa­mında ve tarihin akısında en üst düzey ilişkiler üzerine kurulu olmayı gerektirir. Bu açıdan Batı tarih kuramla­rının en önemli sakıncası açıklamalarını toplumla ve Ba­tı ile sınırlı tutmuş olmasıdır. Batı kendi lehine kurulu dünya dengesini mutlaklastıran görüşleri belli gerçekler olarak sunmaktadır. Toplum üzerinde etkinlikten de bu anlaşılmaktadır. Toplum gerçeği Batı çıkarları ile sınır­lı, doğrudan ilişkilerin mümkün olduğu düzeyde ve olanaklar ölçü­sünde ele alınmaktadır. Olaylar ya­nında olaylara bakış açısı da sınırlı­dır. Toplum kesitleri ve toplumlar arası farklılaşmanın belirginleşme­si, bu farklılaşma ve çıkarlara uy­gun bilgi üretilmeye kosulunması sosyolojinin de sorununu oluştur­maktadır.

Bu bir eksikliktir, aynı zamanda günümüz güç dengesi içinde sonuçları itibariyle bizim kabul edebileceğimiz bir görüş de­ğildir. Biz Batı tarihini de kapsaya­cak bir dünya tarihi açıklamasını amaçlıyoruz. Gelişme çizgilerinin çeşitliliğe rağmen dünya tarihinin birliği vazgeçemeyeceğimiz bir gerçekliktir. Son dönemde Batı dünya egemenliği toplumlar arası ilişkilerin doğal gelişmesinin değil, Batı dayatmalarının bir ürünüdür. Bu dayatma sırasında Batı’nın kendi açıklamalarını dayatması garipsenmemiş, önemli bir karsı çıkışa yol açmamıştır. Ama dayatmalar­dan istenilen sonuç alınınca açıklamalar Batı için de be­nimsenir olmaktan çıkmıştır. Batı, bugün kendi açıkla­malarıyla birlikte dünya egemenliğini de tartışma konu­su yapabileceği için ve temel sorunlara karşılık getirme­de güçlüğü nedeniyle yeni ve geçerli açıklama aramak yerine bütüncü kuramlara sırt çevirmektedir. Batı’da ye­ni bir asama, sıçrama yapacak bir toplum kesiti veya top­lumun görülmemesi de bu tutumunun sosyolojide yaygınlaşmasına neden olmaktadır.

[pullquote align=”right”]Türklerin Anado­lu’daki serüveni de Bizans ile giriş­tikleri savaşlarla başlamaktadır. Haç­lı Seferleri Türklerin Yakın Doğu’da ayrıcalıklı bir yer kazanmasına yol açmıştır[/pullquote]Türk tarihinin geniş kapsamlı, bütüncü bir dünya ve tarih görüsünün elde edilebilmesi için çok önemli bir üstünlüğü bulunmaktadır. Bunun nedeni Türklerin ta­rihte en üst düzeyde ilişkilere katılmış olmalarıdır. Türk toplum ve tarihinin üstünlüğü ve önemi de buradan kaynaklanmaktadır. Batı’nın tarih açıklamalarında ölçü olarak kullandığı birim toplumdur ve bu, Batı için ge­çerli belli bir toplum modelidir. Böylece Batı eksenli ve Batı ile sınırlı bir açıklama elde edebilmektedir. Bu açıklamada öbür toplumlara gerek duyulmamaktadır. Tarihteki gelişmelerde başka toplumların rolü ve ağırlı­ğının bulunabileceğinin düşünülmesine bile tahammül­süzlük gösterilmektedir. Batı’da feodalizmin temelinde Cermen akınları ve etkisinden söz edilmesine yurdu­muzda bile gösterilen tepkileri anımsayalım.

Bereket motifli işleme - Noin-Ula Kurganı M.Ö. I.yy ( The State Hermitage Museum / Rusia)

Bereket motifli işleme – Noin-Ula Kurganı M.Ö. I.yy ( The State Hermitage Museum / Rusia)

Oysa top­lumların tarih içindeki yerlerini, kimliklerini, çıkarları­nı ve dolayısıyla toplum içindeki ilişkilerini belirleyen şey toplumlar arası ilişkilerdir. Ve toplumlar arası ilişki­ler içinde toplumlara gerçek yerlerini kazandıran top­lumlar arası çatışmalardır. Türkler tarih içinde önemle­rini toplumlar arası ilişkilerde kazanmışlar, önce yerle- sik-göçebe çatışmasında, daha sonra ise Doğu-Batı çatış­masında yer alarak dünya tarihinde önemli bir rol oyna­mışlardır. Bu, Türk toplum tarihi­nin, ona farklılık ve üstünlük kazan­dıran en önemli özelliğidir. Türkler yalnızca önemlerini değil kimlikleri­ni de bu ilişkiler içinde kazanmışlardır. Türklerin kendi kimliklerini açık biçimde ortaya koydukları ilk metin, Orhun yazıtları, yerleşik uy­garlıklarla, Çin ile olan ilişkilerini konu almaktadır. Türklerin Anado­lu’daki serüveni de Bizans ile giriş­tikleri savaşlarla başlamaktadır. Haç­lı Seferleri Türklerin Yakın Doğu’da ayrıcalıklı bir yer kazanmasına yol açmıştır. Osmanlı dönemi Batı ile aralıksız süren savaşlar tarihi olarak süreklilik göstermiştir.

Toplumlar arası ilişkilerde belir­leyici olan Doğu-Batı çatışmasında yer almak olmuştur. Bir yerde bu, ta­rihte gelişmeyi izleyen toplumların ortak özelliği olarak karsımıza çık­maktadır. Ama yine de biz Türklerin bu çatışmada çok özel bir konumu bulunmaktadır. Osmanlı döneminde bir dünya imparatorluğu sahibi ola­rak bu ilişkileri denetleyen ve yönlendiren konumda bu­lunduk. Bu konumu çok eski tarihlerde değil, yakın bir geçmişe kadar sürdürdük. Söz konusu ilişkilerin en ge­niş boyuta ulaştığı ve geçmiş deneylerin birikimine de sahip olabilme imkanının bulunduğu bir dönemde Os­manlı ağırlığını sürdürmüştür. Bu açıdan Osmanlı dene­yi Roma deneyiyle karşılaştırılamayacak üstünlüklere sa­hip bulunmaktadır. Osmanlı Doğu-Batı çatışmasına et­kin olarak katıldığı gibi, bu çatışmanın gerçekleriyle yüzleşmekten kaçınması için de herhangi bir neden bu­lunmamaktadır. Osmanlı, toplumlar arası ilişkilerde, Doğu-Batı çatışmasında etkinliğine karsın bu etkinliği­ni öbür toplumları sömürmek için kullanmamış, aksine üretici halkları korumak, mazlum ulusları savunmak için kullanmıştır. Günümüzde Batı kazanmış olduğu tüm üstünlüğe ve bugün karsısında herhangi bir güç bu­lunmaz görünmesine karşılık tarihle gerçek bir hesaplaş­madan kaçınmakta, günümüzde sınırlı tutulan küresel­leşmeyi tarihe taşımaya yanasmamaktadır. Oysa bu ko­nuda Türkiye’nin hiçbir çekincesi bulunmamaktadır. Gerçekte olayların açıklamasını bu düzeyde aramak ge­rekmektedir. Batı günümüzde mevcut dünya egemenli­ğini verili olarak kabul edip temel çatışmayı tartışmak­tan kaçınmaktadır. Toplumların ayrı gelişme çizgileri  dünya tarihi çerçevesinde ele alınmalıdır. Bu dünya tari­hinin zenginliğini oluşturmaktadır. Batı iç çelişkilerin­den yola çıkarak dünyada görülen gelişmeleri açıklama­daki güçlüklere karşılık Doğu-Batı ilişkilerindeki geliş­meler yalnızca Türk tarihini değil, Batı’nın tarihte ge­çirdiği aşamaları ve Batı tarihi içinde açıklanması sorun olan olayları da anlamamıza izin ver­mektedir. İstanbul Üniversitesi Sos­yoloji Bölümü‘nde yapılan bir çok ça­lışma bu yöndedir. Türk tarihinin ve özellikle Osmanlının kendi özellikle­rinden yola çıkarak getirilen açıkla­ma çabası sosyolojimiz için yaşamsal bir önem taşımaktadır.

Tarih tüm toplum bilimlerinin temelini oluşturmaktadır. Bizim dü­şüncemiz bu yöndedir. Tarih özel bir ilgi alanı değildir, tüm toplum olayla­rının biçim ve özelliklerini kazandığı insanlığın ortak deneyidir. Bu neden­le tarih sonuçları yalnızca kendisi ile sınırlı değil, tüm toplum bilimlerine açıklayıcı bir temel sağlamaktadır. Bu nedenle doğru tarih bilgisi toplum olayları üzerinde insanoğlunun gerek­li denetim ve etkinliği sağlamasına imkan vermektedir. Batı, günümüzde elde etmiş olduğu etkinlik ve olaylar üzerindeki denetimini yeterli bulabi­lir. Dahası bu etkinliği başkalarıyla, başka deyişle tüm insanlıkla paylas- mak istemeyebilir. Bu nedenle de ta­rih biliminde gerekli sıçramanın ya­pılmasına gönüllü olmayabilir. Oysa [pullquote align=”left”]Egemen tarih anlayışını Türk tarihinden örneklerle resimlendirmek, çeşitlemek kolay, dışarıdan övgü almaya elverişli bir yoldur ama bizim açımızdan verimsiz bir çabadır. Ve bu tür bir yaklaşım toplumumuzu ve tarihimizi ikincil bir önemde kalmaktan kurtaramayacaktır. Alışılmış kalıpların dışına çıkmak, kuramsal ve kavramsal donanımımızı yeni bastan kur¬mak, soruları yeni bastan sormak durumundayız. [/pullquote]Türkiye’nin olaylar ve doğa üzerinde insanlığın gerçek denetim ve egemenli­ğinin kurulmasından çekinmesini gerektirir herhangi ne­den yoktur. Aksine bugün karşılaştığı sorunlarını böyle­ce asmak olanağına kavuşabilecektir. Günümüzdeki ko­numu buna izin verdiği gibi tarihteki konumu da doğru açıklamaların elde edilebilmesinde önemli üstünlüğünü oluşturmaktadır. Türk toplumu tarihte gelişmelere yön veren temel olaylara katılmış, bu olayların sonuçlarına ta­rihinde çok yakından tanık olmuştur. Türk toplumunun önemine inandığımız gibi, Türk tarihinin incelenmesi­nin de önemine inanmaktayız. Tarihin doğru yorumlan­ması geleceğimizi biçimlendirmemiz açısından öncelik taşımaktadır. Türk tarihi bu açıdan büyük olanaklara sahiptir. Tarihçilerimize ve toplum bilimleriyle uğraşanlara düşen görev, kendilerini getirilmiş sınırlılıklara tutsak kılmadan tüm insanlığa geçmiş değerleri, deneyleri kazandırmaya koyulmaktır. Egemen tarih anlayışını Türk tarihinden örneklerle resimlendirmek, çeşitlemek kolay, dışarıdan övgü almaya elverişli bir yoldur ama bizim açımızdan verimsiz bir çabadır. Ve bu tür bir yaklaşım toplumumuzu ve tarihimizi ikincil bir önemde kalmaktan kurtaramayacaktır. Alışılmış kalıpların dışına çıkmak, kuramsal ve kavramsal donanımımızı yeni baştan kurmak, soruları yeni bastan sormak durumundayız. Bu zor bir çabadır. Bu zorluk nedeniyle arayışlarımız sırasında yanılgılara da düşebiliriz. Ama Türk tarihinin kendisi bu zorlukların aşılabileceğini kanıtlamaktadır. Sonunda başarı kaçınılmazdır. İnsanlık günümüzdeki adaletsizliği hiçbir biçimde hak etmemektedir.


Prof.Dr. Baykan SEZER, Türkler Cilt 1

TSK Mehmetçik Vakfı

Yorum yazın !

Add your comment below. You can also subscribe to these comments via RSS

“Türk Milletinin dili, Türkçedir. Türk Dili dünyanın en güzel, en zengin ve en kolay dilidir.”

You can use these tags:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong> 

This is a Gravatar-enabled weblog. To get your own globally-recognized-avatar, please register at Gravatar