Başyazı »

Yorum Yap |

Paylaş

Facebook1
Twitter
Google+

1shares

Atın evcilleştirilmesi, Hunların ve Moğolların batıya doğru giderek artan ve beraberinde Hepatit B ve vebayı getiren bir hücumla batılı Hint-Avrupalı çiftçilerin yerini almasını sağlayarak Avrasya’nın çehresini değiştirdi.
Science ve Nature dergilerinde yayımlanan üç araştırmada, uzmanların MÖ 2.500 ila MS …

Read the full story »
Kütüphane

E-kitap olarak sunulan kitapların tamamı tanıtım amaçlıdır. Telif hakkı olduğunu düşündüğünüz eserleri bize bildirebilirsiniz.

Kültür&Sanat

Tarihin başlangıcından günümüze kadar Türklerin dünya medeniyetine kazandırdıkları

Belgeseller

Kadim Türklerle ilgili pek çok bilinmeyene ışık tutan birbirinden güzel belgeseller

Arkeoloji

Yerli ve yabancı araştırmacıların gerçekleştirdikleri arkeoloji çalışmaları

Duyurular

Türk tarih araştırmalarında son gelişmeler, konferanslar, sempozyumlar

Anasayfa » Başyazı

Türklerin Akdeniz Kültürel Bölgesine Entegrasyonu

Paylaş

Akdeniz üç kıtanın benzersiz kesişiminde bulu­nur. Akdeniz sadece bu bölgedeki devletler arasındaki ilişkilerin yoğunluğuna katkıda bu­lunmamış, ayrıca bunu Asya, Avrupa ve Afrika arasında gerçekleştirmiştir. Söz konusu coğrafyada her daim varo­lan doğu-batı, kuzey-güney arası tansiyona rağmen böl­gede ortaya çıkan veya yok olan kültürler tarih boyunca Akdeniz’in yaratıcı ruhunun sonuçlarını yansıtmışlardır.

Yedinci yüzyıl boyunca İslam’ın ortaya çıkısı ve Hi­caz’dan başlayarak hızla yayılması sonucu Akdeniz, yeni dinin ve Hıristiyanlığın belirlediği iki medeniyet arasın­da bir sınır haline geldi. iki dinî sistemin Filistin ve Arabistan’ın semitik ortamından ilham alan etki alanı zamanla bütün dünyaya yayıldı. Doğu ve batı arasındaki tansiyon, yükselişi sırasında İslam’ın Akdeniz çevresine getirdiği bir tansiyon olarak tanımlanabilir. Çünkü İs­lam kendi batısını Kuzey Afrika ve İspanya’da tanımla­dı ve kendisine göre barbar olan kuzeydeki halklar için bu terimi kullanmayı düşünmedi.1

suleymanname-akinci-beylerigenel-turk-tarihi-net11. yüzyılın ortalarında Akdeniz çevresinde doğu ve batı arasındaki tansiyon Hıristiyanlığın Yunan Or­todoks ve Latin Katolik kiliselere ayrılmasında kendini gösterdi. Bu durum daha önce birleşik olan Helen-Ro­ma medeniyetinin çözülmesini sağladı. Tam bu sırada Akdeniz’in geleceğinde çok önemli rol oynayan yeni bir faktör ortaya çıktı. Bu faktör sadece söz konusu böl­gede değil Güney-Doğu ve Orta Avrupa’da da devlet­lerin ve milletlerin kaderine yön verecekti. Yeni İslam yayılmacılarının Orta Doğuya da­ğılması Hıristiyanlar tarafından Müslümanlar için kullanılan ‘Sara­cen‘ kelimesinin yerini ‘Türkler’in almasına neden oldu.

Türklerİslam dünyasına Sünni­liğin gayretli destekleyicileri olarak nüfuz ettiler, ‘Buyid’ hanedanını saf- dışı bırakıp Abbasi halifeliğinin adı altında birleşik bir imparatorluğu yönettiler. Oğuz kabi­lesi Küçük Asya’nın bir kısmını ele geçirdi ve Alp Arslan yönetiminde Selçuk ordusu 1071’de Bizans imparatoru Romanus Diogenes’i Malazgirt Savaşı’nda yenince Bizans İmparatorluğunun kapısı Türk göçebelere açılmış oldu.

[pullquote align=”right”]Anadolu’daki Selçuk sultanları başkentleri İkonion’dan (Konya) fethettikleri bölgenin Büyük Roma İmparatorluğu’na ait olduğunu bilerek kendilerine ‘Rumun Sultanı’ dediler. Osmanlı hanedanının 4. sultanı I. Bayezid (1389-1401) halife unvanını kullanma peşine düştü.2[/pullquote]

Küçük Asya’nın Selçukluları ve onları takip eden Osmanlılar Batı’dan gelen tüccarlarla iyi ilişkiler kurdu­lar. Anadolu’da kurulan Fransız, İtalyan, Yahudi yerle­şimleri ve temsilcilikleri yarımadanın yeni sahiplerinin ve kültürlerinin tanınmasını sağladı. Ne yazık ki doğu­nun bilgisi batıya sadece ticari ilişkilerle gelmiyordu. Akdeniz boyunca hatta daha kuzeyde sıralanan Batı Av­rupa ülkeleri Haçlı Seferlerine katılanlar tarafından da bilgilendirilmekteydi. 1095’teki ilk sefer Malazgirt’te Hıristiyan imparatoru yenen Müslüman Selçukluların zaferine bir tepkiydi.

Haçlılar doğuya İslam işgali altındaki Hıristiyanlığı kurtarmak amacıyla gidiyorlardı. Ancak, 1204’te ciddi kayıplar vererek Arap ve Selçuk saldırılarına direnmiş, doğu Hıristiyanlığının kalesi, Bizans’ı ele geçirdiler. Başkenti Konstantiniye olan Bizans İmparatorluğu 1261’de Palaelogos‘lu VII. Michael tarafından tekrar canlandırıldı. Bu ancak önceki dev­letin bir gölgesiydi. Doğulu Hıristi­yanların Papa tarafından yönlendiri­len Batılı Hıristiyan devletlere kor­ku ve güvensizliği sonraki iki yüzyıl devam etti. Bu şüphe götürmeyen duruş tarihçi Ducas tarafından şöyle resmedilmiştir: “Sultanın sarığı La­tin tacına tercih edilir.”3

Türklerin Anadolu’da ilerlemesi ve yarımadanın Türkleşmesi 11. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar süren uzun bir süreçti. Bu süreç Selçuklu ordusuyla başladı. Türk­leşme paradoksal bir biçimde Moğol akınlarıyla sarsılan Selçuk egemenliğinin bitişiyle güçlendi. Selçuk saldırı­larını takip eden büyük Türk gruplarının göçleri Anado­lu’ya Türkmen akınlarına neden oldu. Bizans güçlerin­den kaçan Türkler Azerbaycan’a geri döndü.4 Selçuklu­ların Malazgirt zaferinden sonra ve Selçuk Devleti’nin kuruluşuyla Türkler, antik kültürlerin beşiği olan bölge­de kök saldılar. Herşeye rağmen Bizans’ın Anadolu’daki Türk varlığını geri çevrilemez bir gerçek olarak kabul etmesi yüzyıl aldı. Bu durum 1176 Miryakefalon Savaşı’nda II. Kılıç Arslan’ın Manuel’in Anadolu’yu tekrar alma ihtirasını yenmesinden sonra gerçekleşti. 12. yüz­yılın sonundan itibaren Batılı kaynaklar Anadolu’yu Türkiye olarak tanımladılar.5

Türklerin egemenliğinden sonra Küçük Asya etnik, dini, dilsel ve kültürel olarak ciddi bir değişim geçirdi. Yüzyıllarca bir arada karışmış çok çeşitli etnik gruplara Türkler de katıldı ve büyük oranda onları asimile etti.

Yarımadanın Türkleşmesi Orta Asya ve İran’dan ge­len ikinci ve büyük bir Türk göçüyle takviye oldu. Ma­lazgirt‘ten sonra gerçekleşen ilk göçe kıyasla bu ikinci dalga temelde göçebe bir karakter taşı­mıyordu. Yerleşik köylüler, tüccarlar ve dini liderler Moğollar yok etmeden önceki Doğu İslamı’nın ekonomik ve kültürel merkezlerinden geldiler ve Anadolu’da yerel Müslüman liderler­den büyük destek gördüler.6

Selçuklu egemenliğinden sonra oluşan küçük devletler -beylikler- özel­likle Türkleşme sürecini ve Anado­lu’nun tamamen bir Türk yerleşimine dönüşümünü güçlendirdi. Selçuklula­rın resmi dili olan Fasça yerine beylik­lerde batı Oğuz formunda Türkçe kullanılmaya başlan­dı.7 Beylikleri yöneten askeri elit tarafından Arap-Fars geleneğinden çeviriler ve uyarlamalar yapıldı. Klasik şi­ir, didaktik nesir, epik ve dini karakterli şiirlerin ilk de­fa çevrilmesi 14. yüzyıla kadar gider.8 Bu çevirilerin ya­ratıcı bir içeriği vardı. Anadolu’da ilk orijinal edebi ça­lışmalara ilham verdiler.

Seçkin mistik şiirlerin Kara Hamid edebiyatının de­vamı haline gelmesi ve Anadolu’daki Türk edebi gelene­ğinin öncüsü olması şans eseri değildi. İslam mistisizmi 11 ve 12. yüzyıllarda bütünsel bir felsefi boyut kazana­rak Fars şiirine ve Ahmet Yesevi‘nin (ölümü. 1166) hik­metlerinde mistik şiire yansıtıldı. Muhtemelen Yese­vi’nin ölümünün ardından Divan-ı Hikmet olarak topla­nan şiirlerin dili Yusuf Has Hacib‘in (11. yy.) Kutadgu Bilig‘indekine Yakın Doğu Türk diyalektiğindeydi.9

Hikmetler, islam öncesi Türkî ulusların geleneğin­den günümüze gelen mirasın en çarpıcısı olan hece vezniyle yazılmıştı. Bu sayede Yesevi dervişleri Doğu Tür­kistan göçebeleri üzerinde önemli bir etki bıraktı. 13. yüzyıldaki Moğol istilasından sonra gelen Yesevi, Rufai, Hayderi ve Kalenderi dervişleri Ahmet Yesevi’nin Hik­metleri aracılığıyla İslam’ı göçebeler arasında yaydılar. Özellikle Hacı Bektaş Veli (1270’de öldü) Anadolu Türkleri arasında Ahmet Yesevi’nin öğretilerini yayma­da önemli derecede etkilidir.10

Hacı Bektaş’ın adı Osmanlı İmparatorluğu’ndaki en önemli ve etkili sufi tarikatıyla bağlantılıdır. Bektaşilik kendi zengin edebi geleneğiyle daha çok normal insanla­ra yönelik oldu. Mevlana Celaleddin Rumi (1207-1273) ve oğlu Sultan Veled (1226-1312) ile bağlantılı Mevlevilik‘in entelektüel biri yönelimi vardı.

selcuklularTürkmen göçebelerin ve Anadolu’nun yerleşik hal­kının İslamlaşmasında sufizm en büyük payı aldı. Ana­dolu’da ruhbanlık ve mistisizm eğilimleri Hıristiyan dö­nemin başlangıcında Orfik mezheplerin yayılmasına rastlar.11 Yeni monoteist dine inananlara zulmeden Ro­ma imparatorlarına duyulan tepki mistisizmin yayılışına neden oldu. 7 ve 8. yüzyıllarda Araplar tarafından Filis­tin, Suriye ve Mısır’dan atılan Hıristiyanlar Kapadok ya’daki yeraltı manastırlarında sığınak buldular. 9. yüz­yılda bütün aileler mistisizme yöneldiklerinde manastır­ların sayısı oldukça arttı.12 Bizans’ta tefekkürle sonsuz hayata hazırlanan insanlar saygı duyu­lan din adamları tarafından övüldü.13

Aslında sufizm, mistisizmin eski ve zengin bir geleneğinin olduğu Iran ve Hint alt kıtasından etkilendiği halde teosofisini temelde neoplatonizmden aldı. Neoplatonistlerin ilahi bilgiye aşk yoluyla ulaşma fikirleri sonunda sufizmin Hıristiyan kiliseninkine benzer bir şekilde basit münzevilikten mistisizme şekillenmesine neden oldu.

Derin dinsellik ve mistisizm, Bi­zans edebiyatında önemli bir iz bırak­mıştı. Tanrıyla iletişimi vurgulayan etkileyici lirikler ve azizlerin hayatı ilahiler halindeydi. Büyük Bizans mis­tiklerinden Simeon’un (949-1022) şiirleri açıkça neoplatonizmle ilişkilerini gösteriyordu. Simeon’un yeniliği onun halk şiirinden aldığı vezinde yatıyordu.14

3 yüzyıl sonra Anadolu’da Türk mistiği Yunus Em­re (1241-1321) adını dönemin ve sonraki nesillerin bel­leğine kazıdı. Simeon gibi o da popüler hece veznini kul­landı. Yunus Emre Türk halk şiiriinden aldığı imaj ve ifadelerle sufizmin prensiplerini ve ahlaki değerlerini ge­tirmeye çalıştı. Şiirinde en sık kullanılan temalar birlik ve iflk (aşk) oldu. İlahi bilgiye aşk yoluyla ulaşma fikri şüphesiz sufizmin basit münzevilikten gerçek mistisiz­me dönüşümüne yol açtı. Tanrıyla ruhsal birleşmeye yö­nelmiş Hıristiyan kilise de aynı kaynaktan beslenerek benzer bir gelişim geçirdi. Bu kaynak her iki dinin de teosofisini etkileyen neoplatonizmdi.

Birlik ifadesinde anlaşılan evrendeki yaratan ile yara­tılan prensibindeki birlikti. Helenistik felsefede köken bulan bu monist kavram İbn el-Arabi (1165-1240) tara­fından entelektüel ve estetik seviyelerde formüle edildi. Takipçileri bunu ‘olusun birliği’ (vahdet el-vücut) olarak adlandırdılar. İspanyalı bu Arap teoloji filozofu ve sairin, neredeyse yarı bin yıllık İslam mistisizmini essiz bir şekilde yeniden ele alışı Anadolu’da oldukça fazla ilgi çekti. Bu yalnızca İbn Arabi’nin Selçuklu sultanı Keykavus’un da­veti üzerine Konya’ya gelmesinden dolayı değil aynı za­manda onun en önemli yorumcusu haline gelen Sadreddin Konevi’nin (ölümü. 1274) çabaları sayesindeydi.15

Herşeyin birliği yaratıcının ve yaratılan dünyanın bu dünyadaki birliğinden gelir. Tanrı ve dünya arasında bağlayıcı olan insan dinle alakalı olarak bu birliğin far­kına varmalıdır. Aynı amaca giden çeşitli yollar fikri Plotinos tarafından formule edilmişti. İbn el-Arabi fark­lı dini sistemlerin varlığını tek ve mutlak doğrunun (hakk) ifadesi olarak algılamış ve farklı dinlerin varlığı­nı da bu tekliğin ve Tanrı’nın kapsayıcı varlığının ispatı olarak görmüştü. Tanrı sevgisinin bütün dinlerde oldu­ğunu kabul eden ve aralarındaki farkları sadece ifade farkları olarak gören sufizmde takdire sayan bir tolerans gelişmiş ve çeşitli formları Anadolu’da yerleşmişti. Hı­ristiyanların mistik şiir, şarkı, müzik ve dansın yapıldı­ğı tekke ve dergahlara giriş hakkı vardı. Doğu ve Batı hıristiyanlığınca geniş yer verilen ancak res­mi İslam tarafından kınanan azizlere saygı burada ortaya çıktı. Bu faktörler Anadolu Hıristiyanlarının ılımlı dönüşümüne neden oldu. Hıristiyan dünyadaki aziz­lere saygı gözönünde bulunduruldu­ğunda durum özellikle olumluydu.

Eski ahit peygamberlerinden İlyas İslam tarafından da tanınmıştı. Bu pey­gamber Anadolu’nun yerlileri tarafın­dan özellikle şereflendirilmişti çünkü onun günü baharın gelişiyle birlikte kutlanıyordu. İlyas‘ın ismi İslami kahramanlardan el-Khadir‘in (Hızır) ismiyle birleşti.16 Farklı kültürlerin birleşimine tipik bir örnek olan Hıdrellez Bayramı Anadolu’da hala kutlanır.

Hızır-İlyas figürleri Mevlana Celaleddin Rumi ve Yunus Emre’nin epik şiirlerinde Bektaşi dervişlerinin ve Türk sairlerinin liriklerinde, divan şiirinde ve halk hikayelerinde göze çarpar. Hızır ilk olarak 9. yüzyılda Türk­lerin toplu İslamlaşması henüz başlamadan öncesine da­yanan Oğuzların kahramanlık kitabı Dedem Korkut ki­tabında görülür. Hızır daha sonraki gelişim sürecinde mistik bir figür olarak ortaya çıktı. Bu olay muhtemelen Sir-Derya’daki epik Türkler tarafından Küçük Asya’ya getirildiğinde gerçekleşti. Bu durumda epik, antik epik ve Bizans halk epiğiyle birleşerek zenginleşti.17

Hızır-İlyas ayrıca derviş tarikatlarının önde gelenle­rinin veya kurucularının hayatları hakkında efsanelerle birleşti. Velayetname veya menakıbname Türk halk epi­ğinin en popüler türüdür. En geniş epik biyografi 13. yüzyılda Horasan’dan Küçük Asya’ya gelen yarı mitik bir figür olan Hacı Bektas Veli hakkındadır. O ve takip­çileri 1820’nin sonuna kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun sosyal, kültürel ve siyasal hayatında önemli rol oynayan Bektaşilik tarikatını kurdular.

Velayetnamede eski ve yeni ahitten sık motiflerle Hacı Bektaş Veli ve diğer Bektaşi azizleri resmedildi.18 Bir dereceye kadar bu Kuran’da tekrar eden kitab-ı mu­kaddes manzaralarıyla alakalı olsa da halk epiğinin oluş­turduğu çevre daha etkili olmuştur. Bu çevre çoğunluğu Müslüman olmuş orijinal Hıristiyan nüfus tarafından oluşmuş etkilerin çok olduğu yerlerde gelişmişti.

Velayetname-i Hacı Bektaş Veli bu kez dünyevi bir Türk efsanesinin kahramanı olan Yanko bin Madyan’ı da kapsar. Konstantiniye’nin Sultan Mehmed tarafından 1453’te fethinden sonra yeni yerleşimci Türkler yerel Rumların mit ve efsanelerinden etkilendiler ve kendile­rine adapte ettiler. Türk hikayecileri İmparator Nicomedian’ı Yanko bin Madyan ve Nicomedia’yı (İzmit) İstan­bul’la değiştirerek anlattılar.

Yunan efsanelerinin epik adaptasyonu sürecinde Yan- ko’nun hikayesi Orta Asya’dan (kahramanın kısrak tara­fından doğumu ve çocukluğu), İncil‘den (Yanko, Süley­man gibi Saba krallarının soyundandı) ve İslam’dan (İs­tanbul’a yapılan efsanevi bir gece uçuşu) çeşitli motiflerin bir araya gelmesiyle çok daha detaylı hale geldi. Bektaşiler Süleyman adını alan Yanko’yu Müslüman olarak adap­te ettiler ve Hacı Bektaş Veli’nin yanına göm­düler.19

İstanbul’un Osmanlılarca alınışı ve böylece Bizans İmparatorluğu’nun sona ermesi sadece Türkler için değil aynı zamanda yeni, güçlü ve gözünü Akde­niz’e dikmiş bir komşu edinen Avrupa ülkeleri için de önemliydi. Akdeniz’de durumunu sağlamlaştıran Osmanlı İmparatorluğu kıtalararası bir özel­lik kazandı ve bunu yıkılışına kadar sürdürmeyi basardı.

Müslüman Sultanın Hıristiyan imparator karşısın­daki üstünlüğü İslami gelenekten bir motifin gelişini hızlandırdı. Bu İslami fetihler sonunda gerçekleşecek olan efsanevi bir şehrin -kızıl elma- fethiydi. 16. yüzyıl­dan başlayarak Osmanlı kaynakları yeniçeriler arasında ortaya çıkan kızıl elmanın çeşitli varyantlarından bahse­der.20 Kızıl elma Osmanlı ilerleyişinin batıya doğru ge­nişlemesiyle birlikte önce İstanbul’u sonra Budapeşte ve Viyana‘yı sembolize etti.

Efsanenin bir mektup seklinde yazılmış olan bir ver­siyonu özel bir ilgiyi hakeder. Bu mektup, Türk-İslam kızıl elma motifini Bizans-Hıristiyan uyuyan kral motifiyle birleştirir. Romalı Papa olarak bilinen Hıristiyan kral uzun uykusundan uyanarak Müslümanlardan inti­kam alacağı günü bekler.21 İslam’ın Hıristiyanlık üzeri­ne son zaferiyle Müslümanların hatalarını düzeltmek için bekleyen Hıristiyan kral motifi birarada ikircikli vir durum sergiler.

fetih1-gttİstanbul’un Türkler tarafından alınışı gibi tarihi bir olay kaçınılmaz olarak Bizans yazarlarının eserlerinde yankı bulur. Yeni Roma’nın son Bizans imparatorunun ve ilk Müslüman yöneticisinin çağcılı tarihçi Ducas, Chalcondylas ve Critoboulos sadece şehrin kuşatılması ve düşüşü hakkında değil ayrıca Bizans’ın düşüşünden önce ve sonra Osmanlıların gücünün nasıl arttığı hak­kında da yazmışlardır. Laeonicus Chalcondylas tarafın­dan yazılan Apodeixis Historion‘da Romalılar Rumların Türkler tarafından toplu yokedilişini Troya’nın uzun za­man önce yıkılışının cezalandırılması olarak görüyor.22 Türklerin Troyalıların devamı olduğundan İstanbul’un düşüşünden kısa bir süre sonra Batı’da dolasan anonim bir mektuptan da bahsediyor.23 Bu mit hem Rönesans Avrupası hem de İlyada‘yı çevirten II. Mehmed tarafın­dan kabul edilir.

İstanbul’un alınmasından sonra II. Mehmed Batılı­ların gözünde Bizans imparatorlarının varisi olarak belirir ve Papa II. Pius II. Mehmed’e “Doğu’nun ve Rumların meşru imparatoru” olması için vaftizlik teklif eder.24 Fatih kendini “iki kıta ve iki denizin yöneticisi” ilan eder ve Bizanslı bir Basileus gibi geleneksel Yunanca bir törenle Gennadius‘u patrik olarak takdim eder. Bertoldodi Giovanni tarafından yapılan bir madalyonda II. Meh­med, bir Yunan çarşafıyla Bizanslı bir yönetici gibi resmedilir. Madalyon Lorenzo Medici tara­fından Osmanlı Sultanı’na bir hediye olarak su­nulmuştur.25 Niccolo Machiavelli (II Principe, 1513) ve Vicenzalı Gion-Maria Angiolello (1476­90 arasında Osmanlı İmparatorluğu’nda yaşadı) Osmanlı Sultam’nın kişiliğinden ideal kişilik ola­rak bahseder.26
Fatih, İslami efsaneler ve edebi eserlerden ha­yatını öğrendiği Büyük İskender’in kişiliğinden büyülendi. 11. yüzyıldan itibaren İskender te­ması İslami Doğu edebi geleneğinin bir parçası haline geldi. Batı’daki İskender’le ilgili edebi geleneğin tersine doğulu İskender sadece ideal yö­netici olarak değil aynı zamanda bilge bir kişi ola­rak ifade edildi. İskender’in bitmeyen seferleri onun bil­giye ulaşma isteği tarafından motive ediliyordu. Bu ge­lenek Firdevsi‘nin (ölümü. 1021) Şah-name’siyle başla­mış, Nizami’nin (1141-1209) İskender-name’siyle de­vam etmiş, Alişer Nevai‘nin (1441-1501) Mesnevi Sadd- i İskender’ine kadar gelmiştir.Bizans kültürü Helenistik ve doğulu kültür­lerin birarada yaşamasıyla ortaya çıktı. II. Meh­med döneminde birleştirme süreci batıdan yeni gelen destekle zenginleşti, italyan ressam ve hey- keltraşlar ve Yunanlı mimarlar sarayın ihtişamına katkıda bulundular, imparator, 850.000 km” lik bir muhteşem bölgeyi yenilenen başkentiyle yö­netti ve Büyük İskender’in doğuyu fethetmesi gibi kendisinin de batıyı fethettiğini hayal etti.

Küçük Asya Türklerinin edebiyatında İskender ge­leneğinin önceliği Şair Tacettin İbrahim Ahmedi’ye (ölümü. 1413) aittir. Yazdığı İskendername, Osmanlı prenslerinin aynası olarak ifade edilmiştir. İskender, Ahmedi’nin eserini ithaf ettiği I. Bayezid için bir model olabilir. Benzer şekilde şairden önce Nizami felsefi yönü­nü vurgulamıştır. Bu edebi eser önemli bir kaynaktı çünkü bize I. Murad ve I. Bayezid yönetimindeki Os­manlı Devleti’nin ilk döneminin bakış açısını sunar.

İsa’nın doğumuna ve Hıristiyanlığa adanmış mısra­lar Ahmedi’nin yazdığı dönemde Anadolu’da Hıristi­yanların yaşadığını kanıtlar. Bir müslüman olarak İs­lam’dan daha çok ilham almıştır. Muhammed peygam­berin kişiliğine olan inancı açıkça ifade edildiği halde Ahmedi sufizmin etkilerini de dahil edip İskender ve Gülşah arasındaki aşk motifine ve Mesnevi’deki diğer motiflere de yer vermiştir.

turk-korkusu-2

Fatih Mehmed’in torunları ve büyük torunları Bal­kanlar ve Orta Avrupa’daki Akdeniz ülkelerine sefer­lerini Büyük İskender’in zaferleri gibi değerlendir­diler. I. Selim ve Muhteşem Süleyman, herkesin inandığı Akdeniz’i yöneten dünyayı yönetir görüşü­ne dayanarak Akdeniz’deki hakimiyeti ele geçir­di. Bunun sonucunda Akdeniz’deki ülkeler hızlı bir kültürel değişim içine girdiler. II. Mehmed ve takipçilerinin yönetiminde İstan­bul eskisi gibi hem siyasi, ekonomik ve dini hayatın merkezi hem de önemli bir edebi- kültürel merkez haline geldi. Osmanlı Türkçesinin Arapça ve Farsçadan sonra İslam dünya­sının 3. önemli dili haline gelmesiyle İstanbul, Osmanlı Devleti içinden ve Akdeniz’deki Arap ülkelerinden insanları çekmeye başladı.

19- yüzyıl ortalarından sonra Fransız bilim adamları ve hümanistlerinin çevirilerinin İstan­bul’da basılmaya başlanması Suriye ve Mısır entelijansiyasının gelişmesini sağladı. Din, devlet ve ulus hakkındaki yeni anlayışlar genç Türk ay­dınlarının politik nedenlerle sığındıkları Paris ve Londra’yla birlikte İstanbul’da kök saldı. Bu akımlar Ortadoğu ve Afrika’nın aydın sınıfları­nın oluşumunda önemli bir rol oynadı.

[pullquote align=”left”]1863 veya 1864’te Ziya Paşa Luis Viardot’un Essai sur l’histoire des Arabes et des Mores dEspagne (ilk basım Paris 1833) adlı eserini Endülüs Tari­hi adı altında çevirerek bastırdı. Eser büyük yan­kı uyandırdı ve Endülüs temasında bol miktarda şiir, hikaye ve oyunlara ilham verdi.27[/pullquote]

Ünlü şair ve yazar Yahya Kemal Beyatlı, Türkleri Küçük Asya ve Balkanlar’da ortaya çıkan bir ulus olarak anlamlandırdı. Ona göre ulusun dili, kültür ve tarihi İslami ve Akdeniz kültürlerinin ve medeniyetlerinin etkileşimiyle burada oluşmuştu ve Ma­lazgirt savaşı bu ulusun tarih ve kültürüyle başlangıcıydı.28

Fransız düşünür Hippolyte Taine ve şair Maurice Barrés etkisinde Yahya Kemal kelimenin modern anla­mıyla bir ulusun oluşumunda coğrafi faktörü önemli olarak değerlendirdi. Yerellikle ve ulusun yerleşimiyle belirlenen tarih, etnik temel, dil ve dinle tamamlandı.29 Yazar Yakup Kadri Karaosmanoğlu ile birlikte Yahya Kemal Akdeniz kültürel mirasıyla ilintili Nevyunânilik adında bir edebi hareket kurdular.30

Orta Asya steplerinin göçebeleri olan Türkler altkıtanın kuzeyi, güneyi ve batısındaki denizlerin avantajla­rını kullanarak zamanla bir ulus haline geldiler, Akdeniz ülkelerinden etkilendiler ve onları etkilediler.

Anadolu’da bir edebi gelenek Osmanlı İmparatorluğu‘yla aynı anda ortaya çıktı. Önemli derecede, bu gele­nek, hayatiliğini, çeşitliliğini ve devamlılığını değişen sosyal ve ekonomik koşullarda dahi Akdeniz çevresine borçludur. Akdeniz çevresindeki ülkelerle ve Akdeniz kıyılarını yıkayan diğer denizlerin gelişmiş kültürleriyle devamlı ilişki içinde bulunmaları Türklerin belli bir se­viyede sabitlenmelerini engelledi. Türkler kimliklerini korudukları halde Müslüman uluslar arasında Batı’ya açılan ilk ulus oldular.

PROF. DR. XÉNIA CELNAROVA
Slovakya Bilimler Akademisi

Çeviren: İsmail Aydil

 Türkler Cilt-7, s.743-748

Dipnotlar

  • 1   Lewis, B.: The Middle East and West, Bloomington, Indiana Uni­versity Press 1964, s. 29.
  • 2    The Cambridge History of Islam, Vol. 1, Central Islamic Lands. Ed. by s. M. Hold, A. K. S. Lambton and B. Lewis, Cambridge University
  • Press, 1970, s. 279.
  • 3    Alıntı Nicol, D. M: The Reluctant Emperor. A Biography of John Cantacuzene, Byzantine Emperor and Monk, c. 1295-1383. Cambridge University Press 1996, s. 177.
  • 4    The Cambridge History of Islam, Vol. 1, s. 232.
  • 5    Ibid, s. 243-4.
  • 6    Selçuk Devlet’i kurulduktan hemen sonra göçmenlerin bir kısmını oluşturuyorlardı. Bakınız: ibid, s. 233.
  • 7    Anadolu’nun 13. YY’daki dilsel durumunu öğrenmek için bakınız: Doerfer, G.: Die Stellung des Osmanisches im Kreise des Ogusischen und seine Vorgeschichte. In: Handbuch der Türkischen Sprach­wissenschaft. Teil I. Herausgegeben von G. Hazai, Akademiai Kiadö 1990, s. 46.
  • 8    Detay için bakınız: Björkman, W.: Die Altosmanische Literatur. In: Philologiae Turcicae Fundamenta II., Wiesbaden, Otto Harrasso­witz 1965, s. 413.
  • 9    Köprülü, F.: Türk Edebiyatında Ilk Mutasavvıflar. Ankara, Arisan Matbaacılık Sanayi 1984, s. 145.
  • 10    Hacı Bektaş Veli’yi Ahmed Yesevi’ye bağlayan gelenekle ilgili bakı­nız: ibid, s. 48-54.
  • 11    Svenicka, I. S.: Ranne krestanstvo. Apokryfy. (The Early Christi­anity. Apocrypha. ) Bratislava, Spektrum 1990, s. 39.
  • 12    Papadopulo, A.: Islamische Kunst. Frei burg-Basel-Wien, Herder 1977, s. 98.
  • 13    Runciman, S.: Byzantine Civilization. London, Methuen 1961, s. 212.
  • 14    Averincev, S. S.: Vizantinskaja literatura (The Byzantine Literature). In: Istorija mirovoj literatury. Tom vtoroj (The History of World Literature. Part 2). Moscow, Nauka 1984, s. 352-353.
  • 15    Schimmel, A.: Mystische Diamensionen des Islam. Die Geschich­te des Sufism. München, Diederichs 1992, s. 376.
  • 16    Daha fazla detay için bakınız: Ocak, A. Y: Îslam-Türk İnançların­da Hızır-îlyas Kültü. Ankara, Ankara Üniversitesi Basımevi 1990,
  • 263 s.
  • 17    Daha fazla detay için bakınız: ZhirmunskY, V. M.: Tyursky geroic- hesky epos (Turkic Heroic Epose). Leningrad, Nauka 1974, s. 517­631.
  • 18    Bu motiflerin analizi için bakınız: Ocak, A. Y: Bektaşî Menâkıbnâ- melerinde İslâm Öncesi İnanç Motifleri Istanbul, Enderun Kitabe- vi 1983. XVT+262 s.
  • 19    Vesela, Z.: Jak Yanko syn kobyly zaloiil Carihrad (How Yanko the Son of Kobyla Established Constatinopole). Novy Orient, 1979, s. 122-124.
  • 20    Boratav, s. N.: Kızıl-Elma. In: The Encyclopaedia of Islam. New Edition. Ed. by C. E. Bosworth, E. van Donzel, B. Lewis and Ch. Pel- lat. Volume V. Khe-Mahi. Leiden, E. J. Brill 1986, s. 145.
  • 21    Ibid., s. 146.
  • 22    Bakınız: Khalkokondyles, L.: The Last Battle of Byzantium, Pra­gue, Odeon 1988, s. 246.
  • 23    Schwobel, R.: The Shadow of the Crescent: the Renaissance Ima­ge of the Turks. Nieuwkoop, B. de Graaf 1967, s. 204.
  • 24    Babinger, F.: Mehmed the Conqueror and His Time. Princeton University Press 1978, s. 417.
  • 25    Tauer, F.: Svet islamu (The World of Islam), Praha, Vy_ehrad 1973, s. 188.
  • 26    İtalyanlar, II. Mehmet ilişkileri için bakınız: BABINGER, F.: Meh- med the Conqueror and His Time, ss. 494-508.
  • 27    Daha fazla detay için bakınız: LEWIS, B.: Islamic History. Ideas, Men and Events in the Middle East. Bradford and London, Alcove Press 1973, ss. 117.
  • 28    Bakınız: Kaplan, M.: Ziya Gökalp ve Yahya Kemale göre Malazgirt Savaşının mana ve ehemmiyeti. Türkiyat Mecmuası, Vol. XVII, 1972, s. 149-145.
  • 29    Kabaklı, A.: Türk Edebizatı III. İstanbul 1990, s. 434.
  • 30    Daha fazla detay için bkz.: Toker, fi.: Edebiyatımızda Nev-Yunânilik Akımı, Türk Dili Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, 1982, 1, s. 136.

 

Bir Yorum »

Yorum yazın !

Add your comment below. You can also subscribe to these comments via RSS

“Türk Milletinin dili, Türkçedir. Türk Dili dünyanın en güzel, en zengin ve en kolay dilidir.”

You can use these tags:

<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong> 

This is a Gravatar-enabled weblog. To get your own globally-recognized-avatar, please register at Gravatar